banner124

Bu haber kez okundu.

Dr. Sadık Top’un Kaleminden : Mitler Dünyasından Gerçekler Dünyasına Geçiş (Batı Uygarlığı Süreci)
banner146

   Bugün “bilimsel düşünce” olarak adlandırılan olgu günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce Eski Yunanistan’da mitlerin eleştirisi ile mayalanmaya (oluşmaya) başladı.

Bunu şu şekilde de söyleyebiliriz: Antik Yunan toplumunda, bugün bile tam olarak açıklaması yapılamayan etkenlerin sonucu olarak, İ.Ö. 600 yıllarında doğan ve  doğadaki olayları doğadışındaki (doğaüstü) güçlere bağlayan düşünüş biçimini (mitleri) eleştiren ve giderek reddeden; aklı rehber edinen, modern çağda “bilimsel düşünce“ olarak adlandırılan yeni bir düşünce/düşünme tarzı ortaya çıktı.  Bu süreçte doğadaki olayları açıklayan mitsel hikayeler ve tanrılar eleştirilmeye başladı ve böylece “felsefe”, felsefeden de  “bilimsel düşünce” doğdu. Çok özet olarak, mitolojiden Felsefe, felsefeden de bilim  doğmuştur.  Oysa, dönemin her toplumunda olduğu gibi, Yunan kültürünün temelini de mitler oluşturuyordu.

   Yunan kültürü çok tanrılı Hint kültüründen kök alır ve asıl besleyici damarı mitolojidir. Eski Yunan halkı da, diğer halklar gibi, asırlar boyunca kuşaktan kuşağa tanrıların öykülerini dinliyorlardı.  Eski Yunan'da birçok tanrı vardı; Zeus, Demeter, Apollo, Hera, Athene, Diyonisos, Asklepios, Herakles, Hefaistos, Hermes bunlardan sadece bazılarının adlarıydı.  Yani, felsefenin doğuşu sırasında Yunanlıların da mitsel bir dünya anlayışı vardı. Bununla birlikte, bazı insanlar çok gözde olan mitolojik anlatıların açıklayıcılık iddialarından kuşku duymaya, en azından benimsemediklerini  ifade etmeye başlamışlar ve böylece bilimsel yaklaşımın bu ilk adımını atmışlardır.

 Örneğin, onlar artık güneşin tutulmasını ozan Arkhilokhos’un (İ.Ö 680-645) deyişiyle; “öğle başka akşam başka olan“ kaprisleriyle, depremleri  de yeryüzünün derinliklerine hapsedilmiş Kiklopların ( efsane yaratıkları) ve Titanların (Yunan tanrılarından önceki Tanrılar: Altın Çağ’da dünyayı yöneten efsane yaratıkları) öfkesiyle açılamamaktadırlar. Thales’in  gözlemlere dayalı  hesaplamalarla İ.Ö.585’teki ‘güneş tutulması’nı tahmin ederek büyük bir ün kazandığı  bilinmektedir.

   Doğadaki olguları, nesneleri, fenomenleri kendilerinden öncekiler gibi inanarak değil, düşünerek anlamak, tanımlamak, açıklamak  isterler. Düşünmek, bir konunun bütün yönlerini incelemek, ona ilişkin bilgilerini yoğunlaştırmak için dikkatini o konu üzerinde toplamak ve ona yönelmek isteğiyle yapılan zihinsel eylemdir. Bu zihinsel süreç, ”neden ?” diye sormakla başlar, bu sorunun ardından ortaya çıkan seçenekleri görmekle sürer. Sonra da bu seçenekleri eleye eleye varacağı kararı ‘benimsemekle’ tamamlanır.

    İlk filozoflar Thales (İ.Ö. 624-546), Anaksimandros(6.yüzyıl) ve  Anaksimenes (İ.Ö..570-526 )’dir.  (Thales. Anaksimandros ve  Anaksimenes Anadolu’da Miletos (Aydın ilinin Didim ilçesi yakınında) yaşamışlardı.) Bu filozoflara, ilk kez doğanın özü ve doğadaki değişimleri akıllarını –mantıklarını kullanarak incelemeye-anlamaya çalıştıkları içindoğa filozofları” da denilmiştir. Böylece, bu düşünürler doğaya egemen olma düşüncesinin temellerini attılar ve bu yüzden bilim tarihinde de önemli bir yer aldılar.  Thales ile başlayan bu süreçte felsefe ile bilim hep içiçe olmuştur; filozoflar aynı zamanda bilim adamıdırlar ve bu yapı Avrupa’da 17. yüzyıla kadar aynı şekilde devam eder; bilim ile felsefeyi birbirinden ayırmak  ve birçok kişiyi özellikle  bilim adamı olarak betimleyebilmek zordu. “Bilim adamı” sözcüğü 1840’dan önce bilinmiyordu.  O yıl içinde İngiliz bilimci William Whewells(1794-1866 ) tarafından ortaya atıldı. (Hal Hellman: Büyük Çekişmeler, s IX. Türkçesi: Füsun Baytok. TÜBİTAK).

     Zamanla, “Tanrı” kavramı da değişir; o güne kadar öğrendiklerinden farklı bir Tanrı kavramı ortaya çıkmaya başlar. Örneğin, Anadolu'da Ephesos'ta (İzmir’in Selçuk ilçesinde) yaşayan ve doğadaki değişimlerin sürekliliğini vurgulamak için  “her şey akar” diyen Herakleitos (İ.Ö. 540-480), "Tanrı gündüz ve gece, yaz ve kış, savaş ve barış,  açlık ve tokluktur," demiştir. Herakleitos, burada "Tanrı" sözcüğünü kullanmasına rağmen, kastettiği Tanrı’nın mitolojide geçen Tanrı olmadığı açıktır. Herakleitos için Tanrı  -ya da tanrısal olan şey- tüm evreni kapsayan bir şeydir. Tanrı kendini tam da sürekli değişen ve zıtlıklarla dolu olan doğada ortaya koyar. Herakleitos, "Tanrı" yerine çoğu kez Yunanca "logos" sözcüğünü kullanır. "Logos" mantık anlamına gelir. Heraklitos'a göre, insanlar farklı şeyler düşünürler ya da aynı mantığa sahip değillerdir, ancak doğadaki bütün olayları denetleyen bir çeşit "evrensel mantık" olması gerekir. Bu "evrensel mantık" -ya da"doğa yasası"- herkes için geçerli, herkesin uymak zorunda olduğu bir şeydir. Yine de pek çok kişi kendi mantığına göre yaşar, der Herakleitos. Kısacası, Herakleitos, doğadaki tüm değişim ve zıtlıkların ortasında bir birlik ya da bütünlük görüyordu. Her şeyin ardındaki bu "şey"e de "Tanrı" ya da "logos" diyordu. (Jastein Gaarder: Sofi’nin Dünyası: Felsefe Tarihi Üzerine Bir Roman, s: 44-45. Türkçesi: Gülay Kutal. Pan Yayıncılık)

 (Logos: usa uygun anlamlı söz, Myto (mit): hayali öykü).

     Sokrates(İ.Ö.470-399), Atina sitesinin kabul ettiği dini, ahlaki ve politik değerler bütününü  sistematik olarak tartışma konusu etmiştir. İddialarını, görüştüğü matematikçilerin yaklaşımından aldığı akıl (logos) anlayışına dayandırır. (İ.Ö. 5. yüzyılda Yunanistan’da filozoflar ve matematikçiler var; bunlar birbirleriyle fikir alış verişinde bulunuyorlar. Türkler nerde  ve nasıl yaşıyorlardı acaba?) Bu, onun hayatına malolmuştur; 69 yaşında “baldıran suyuiçirilerek idam edildi. Sokrates’in öğrencisi Platon’un (M.Ö.427-M.Ö.347), mit kullanımı, mitolojik anlatıları benimsemenin geleneksel biçimlerini alt üst etmiştir. Platon’un öğrencisi Aristoteles(384 –322), Platoncu idealizmden kopar ve ilk kez bir fizik fikrini ortaya atar. Madde ve biçim, güç ve edim kavramlarıyla oynayan, metafizik olarak yeni  bir varlık anlayışı üzerinde  temellenen  bir hareket teorisini  yüzyıllar boyunca egemen olacak şekilde benimsetir. Böylece, bütün olarak fiziği, doğa, teoloji, sanat ve politika  üzerine bilgiler toplamını düşünmeye  çalışan bir düşünceyi uygulamaya koyar. Epikuros (İ.Ö.341-270) Aristoteles’in metafizik temellere dayandırdığı ahlaki ve politik tezlerle karşı kendi fizik anlatımını   oluşturur. Pagan inancındayken Hıristiyanlığı kabul eden ve azizler mertebesine yükselen Aquinolu Tomasso (St. Thomas: 1225-1274) Aristotelesçi bilimin metafiziğini  kutsal metinler  yönünden yeniden düzenleyerek, bu bilimin itibarını Hıristiyanlığa kazandırmaya çalışır; teolojisini öteki dünyanın akıldışı inancına değil, bu dünyanın somut analizine dayandırmıştır. (Platon, Sokrates’in; Aristoteles ise Platon’un öğrencisidir.)     

      Özet olarak, yukarıda değinildiği gibi, Yunanlıların duyguların(his düşünce ve davranışlarla ilişkilendirilen, zihinsel ve psikolojik durum) belirlediği mitler-efsaneler dünyasından, yani “maneviyat”tan, duyularla algılanan gerçekler (akıl) dünyasına geçişlerinin nedenleri tam olarak bilinemiyor. Bunda belki de en önemli etken düzenli bir yazı kültürünün olmasıdır. Çünkü, MÖ 700’lere kadar olan süreçte mitler sözlü aktarımlarla yayılıyorken, MÖ 700’lerden sonra Yunanistan’da yazarlıkla uğraşanlar- mitleri sonraki kuşaklara belletmek-sevdirmek için-onların özelliklerini yazıya geçirmeye başladılar.  Örneğin, Yunanlı ozanlar Homeros(8.veya 9. yüzyıllarda yaşadı) ve Hesiodos (MÖ 8.yüzyıl) tanrılara olan saygılarından dolayı- Yunan tanrılarınının bütün özelliklerini ayrıntılı olarak şiirlerinde betimlemişlerdi. Herodotos (MÖ 484-424), dinsel inancına rağmen, Yunan halkının mitolojiye çok değer vermesinde Homeros ile Hesiodos’un rolü olduğunu ima eder ve onları üstü kapalı eleştirir.

 “Onların şiirleridir ki Yunanlılara her bir tanrının adı ile birlikte tanrıların soyağacını vermiş, işlevlerini ve sayğınlık derecelerini belitmiş, görünümlerini betimlemiştir” ( Colatte Estin, Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi, s: 88. Türkçesi: Musa Eran. TÜBİTAK
    Tanrıların özelliklerinin yazıya geçirilmesi Yunan halkının mitlere daha fazla yönelmelerine etken olmuş olabilir, ancak sonraki kuşaklarda farklı düşüncelerin de doğmasına neden olmuşlardır; mitlere eleştiriler yöneltilmeye başlamıştır. İlk Yunanlı filozoflar, Homeros'un Tanrı öğretisini eleştirdiler, çünkü tanrılar fazlasıyla insan gibiydiler; seviyorlar, aşık oluyorlar, evleniyorlar, aile kuruyorlar, çapkınlık yapıyorlar;  düşmanlarına kin güdüyor, dostlarını ödüllendiriyorlardı; üzülüyorlar, kahkahalarla gülüyorlardı. Karılarını başka kadınlar ile aldatıyorlardı. Bu kadınlar,  başkasıyla evli ya da bekar olabiliyordu. Örneğin, bütün Yunan tanrılarının babası olan Zeus, yılan, kuş, boğa, aslan vb türlü kılıklara girerek –içlerinde evli kadınlarda olmak üzere-başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş ve birçoğundan çocukları olmuştu. Örneğin, Hera ile evli iken Leto’dan gayrimeşru ikiz çocuğu olur, bunlar Appolon ve Artemis’tir. (Zeus, Hint-Avrupa kökenli ve gün ışığı anlamına gelen bir sözcüktür)(Mitoloji, s:134),  Maia ile olan beraberliğinden tanrı Hermes olur, bereket tanrıçası Demeter ile olan işilişkisinden tanrıça Persephone, Semele ile olan beraberliğinden Dionydsos olur. Tanrıçlar Hera, Afrodit  ve Athena da Zeus’un başka tanrıçalarla olan gayri-meşru cinsel beraberliklerinden  olan kızlarıdır. Colatte Estin: Agy, s: 102-170).

      Tanrılalrın bu tür özellikllerinin yazıya dökülmesi, o güne kadar sözlü aktarımlara dayanan ve bu nedenle de gözden kaçan ayrıntılar (evlenmleri, kızmaları, çocuk sahibi olmaları, kin tutmaları, vb), sonraki düşünürlerin tanrılara kuşkuyla yaklaşmalarına ve tanrıları eleştirmelerine neden olmuş olabilir. Hatta, mitlerin eleştirisini yapan ilk filozoflardan biri olan Ksenofanes (M. Ö. 575-490)  tanrıların insanların uydurması olduğunu söyler:

     "Insanlar kendilerine bakarak tanrıları yaratmışlardır. Tanrıların biz insanlar gibi doğduklarına, bizim gibi vücutları olup bizim gibi giyindiklerine ve konuştuklarına inanmışlardır. Siyah derililere göre tanrılar siyah derili ve basık burunludur; Trakyalılara göre ise mavi gözlü ve sarışın. Ve evet, eğer öküzler, atlar ve aslanlar resim yapabilselerdi, tanrıları öküz, at,  aslan gibi çizerlerdi kuşkusuz!". (Jastein Gaarder: Agy,s: 35).

     Mitlere karşı çıkmada daha ileri giden filozoflar da vardır. Nitekim, Septikler ( Kuşkucular) her şeyden kuşku duyarlar. Örneğini, Pyrhon’a (M. Ö 330-270) göre gerçek bilinemez. Epikurosçulara göre mitler, insanların tanrılar karşısındaki korkularını yansıtan ahlaka aykırı, acımasız uydurmalardır. Bunun son noktası, felsefenin kendini dinden bağımsız kılması olmuştur. Plutarkhos (M. S. 45-125) adlı düşünür, en eski zamanlar için pek yerinde olarak şunu söylemiştir:

  ’Ozanların ve mitologların yaşadığı uzaklardaki o ülke mucizelerin ve trajik efsanelerin ülkesidir; orada artık hiçbir şey kanıta, hiçbir kesinliğe yer yoktur. (Colatte Estin, s: 49.)

   Ve böylece mitsel düşünceden bilimsel düşünceye geçiş başladı. Yani, Eski Yunanlılar, düşünce sistemi geliştikçe tanrılarının sayısını ve betimlenmelerini değiştirmişlerdir.

    Sonuç olarak, doğa bilimlerinin belirli bir  düzeye gelinceye kadar dünyayı açıklamaya çalışan düşünce sitemlerinin metafizik yöntemleri olmaları kuşkusuz tarihi bir zorunluluk olmuştur. Tarım devrimi-demir çağı başlangıcı  ile birlikte insanın üretim  ve düşüncelere  önceki dönemlere göre oldukça artmış, doğa olayları karşısındaki deneyimleri onları bazı genel kavramlar oluşturmalarına zemin hazırlamıştı.  Bununla birlikte fiziki dünyanın kurgulanmasında fizik ötesi ( metafizik) düşüncenin katkısı yadsınamaz.

     Filozofların bilimle, felsefeyle ilgilenmeleri, mitleri-tanrıları eleştirmeleri onların inançlarını terk ettikleri anlamına gelmemeli. Homeros’u, Yunan halkının mitlere çok bağlanmasına neden olduğu için  -üstü örtük bir şeklide- eleştiren Heredot bile inançlı bir insandır;  Yunan tanrılarına saygılıdır. Yine ilk filozoflardan olan  ve düşüncenin inançtan( dinden) bağımsız hale gelmesine temel taşı koyanlardan biri olan Thales (M.Ö. 624–M.Ö. 546), “Her şey tanrılarla doludur” diyecek kadar dindar bir insandır. Devletin tanrılarına inanmamakla, yani dinsizlikle suçlanarak ölüme mahkum edilen Sokrates(MÖ 470-399), zehir içirilerek infazından hemen önce sağlık  tanrısı Askleipos’a bir horoz adar ki, öbür dünyada  kendisini tedavi etsin/sağaltsın “ ...soğuma karnına doğru yaklaşmıştı ki, yüzüne örttüğü örtüyü kaldırdı, şu sözler dudaklarından dökülen son sözler oldu: ‘Kriton’ dedi, “ Asklepios’a  bir horoz borcumuz var, dostlar ödemeyi unutmasın sakın.”(Platon: Sokrates’in Savunması , s: 29. Cumhuriyet Gazetesi Kitapları)       

“Mademki ölüm onu her acısından kurtaracaktır, Sokrates, hekimlik tanrısı Asklepios’a ona öteden beri yapılmakta olan sunu ile şükrediyor(Colette Estin: Mitoloji, s:86). Aristoteles (384 –322), tanrılara saygısından dolayı dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesini saçma olarak nitelemiştir.

Burada bir parantez açarak Türk-Moğol göçebe yaşamı ile Eski Yunan (Grek)-Roma yaşam standartlarından ve doğa hakkındaki düşüncelerinden çok kısa söz etmek istiyorum.  

  Modern bilim, Yunanlı filozofların yepyeni bir düşünce biçimiyle ortaya çıktığı sıralarda hastalık ve sağlığa da doğal açıklamalar getirmeye çalışan bir Yunan tıp bilimi, tarih bilimi, sanat, estetik, spor, vb bilimler doğuyordu. Aynı zamanda kentler oluşmaya başlamıştı. Örneğin, MÖ 430’da  yaklaşık 250 000 nüfus içinde Atina yurttaşı 45 000, köle 125 000 idi. /.../ MÖ 5. yüzyılda Atina’da kimse evinde ekmek pişirmez, hem değirmencilik hem de fırıncılık yapılan iş yerleri açılır. Silah, mobilya, müzik aletleri yapımı gibi işlerde onlarca köle ile özgür insanlar çalışırlar. Örneğin, sipariş üzerine ayakkabı yapan kunduracılar, ücret karşılığı  ders veren öğretmenler, ücret karşılığı tıraş eden berberler vardır. Gerçek bankacılık ve büyük deniz ticareti doğar. Hipokrates ( MÖ 460-337) ile birlikte tıp devlet yükümlüğünde daha bilimsellik kazanır. Ama eğitim paralıdır. MÖ 4. yüzyıldan itibaren el ile çalışma hor görülür; makine kullanarak işler yapılır. MÖ 5. yüzyılda Atina’da aynı mahallede toplanmış 400 çömlekçi vardır. MÖ 8. yüzyılda (henüz tarihte Türklerden söz edilmiyor) Atina’da yün, deri, maden  endüstrisi çok sayıda yeni mesleğin ortaya çıkmasına yol açar; mimarlık taş işini, denizcilik de  ahşap işini geliştirip güzelleştirir. (Colatte Estin, Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi, s:39-46. Türk: Musa Eran. TÜBİTAK)

   Eski Yunanlılar”  kendilerinin kurup geliştirdiği kentlerde, devleti, demokrasiyi, monarşiyi, oligarşiyi, erdemi, ahlakı, yasayı tartışıyorlardı. Biz daha sanat nedir, güzellik nedir bilmezken, onlar bugünkü anladığımız anlamda “sanat”ı sınıflandırıyorlar, “drama” konusunu işleyen esereler arasında yarışmalar yapıyorlardı.  Bu kent ortamlarında insanların düşünce biçimlerinde müthiş ilerlemeler oldu. Çünkü, bu zengin somut verilerden felsefe, siyaset, sanat , yazın gibi soyutlama-kavramlaştırmalar doğdu. Görece demokrasi işlerlik kazandı. Birey artık tek başına toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiğini sorgulayabiliyordu. Aynı şekilde birey, yaşamı açıklamaya yarayan tanrısal anlatılara  (mit) inanmak zorunda kalmadan  felsefi sorular sorabiliyordu. Tanrılar eleştirilebiliyordu. Böylelikle, mitsel düşünce tarzından deneyime ve sağduyuya dayalı  bir düşünüş biçimine geçildi. Yurttaşlık kavramı ortaya çıkıyordu.  Düşünce, eleştiri ve iletişime  açık  öyle bir ortamın  tüm kültürel etkinlikler gibi bilim için de  ne deneli önemli olduğu açıktır.   Deniz ticareti onların koloniler kurmalarına ve farklı kültürlerden etkilenmelerine neden olur. Tüm bu heterojenite (farklılıklar)  ortak bir dil, ortak bir kültür içinde bir birlik oluşturur: Yunan Ulusu. Bayramlar, fuarlar, olimpiyat oyunları ile farklı kentlerin halkları aynı yerlerde toplanır, aynı sevinci-coşkuyu paylaşırlar. Bu birikimden Batı uygarlığı- Atatürk’ün söylemiyle “muasır medeniyet” doğdu. Sonuç olarak, bugün Batılı insanın zihnindeki “ laiklik” kavramı böyle bir birikimin ürünü.

   Buna karşın, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin (Kara Budun’un) ezici çoğunluğu göçebe idi. Kent yaşamından, hele demokrasi, monarşi, oligarşi vb yönetimlerin tartışıldığı, matematik, felsefe edebiyat, tıp vb alanlarda önemli eserlerin verildiği, sanatsal ve sportif aktiviteler için yarışmaların yapıldığı, heykel yapımı, şehircilik, sahne sanatlarının çok geliştiği kısacası uygarlık ve kültür yönünden kendilerine göre çok yüksek olan Yunan yaşamının devamı niteliğindeki Anadolu yerli halkının yaşam biçimine yabancı idiler. Anadolu’ya geldiklerinde ( 1071’den sonra) kendilerinin ürettiği ve kültüre temel teşkil eden kitap, tiyatro, heykel, sahne sanatları vb eserleri yoktu. Buna karşın, Anadolu’da daha önceden yaşamış olan ve onlar geldiğinde de hala yaşamakta olan halkların kültürel ve sanatsal eserleri vardı ve o eserlerin bir çoğu bugün “Batı Uygarlığı” olarak adlandırılan ileri uygarlığın temel taşları olmuşlardır.

Batı kültürünün temellerini oluşturan ve bugün bile insanlığa yol gösteren Eski Yunan ve Roma’da bunlar gibi yüzlerce düşünür/bilim adamı eserler bırakmışlardır. Kısacası, Tarım toplumlarının, özellikle de Yunan ve Roma uygarlıklarının, bilim-kültür mirası üzerinde bugünkü “Batı Uygarlığı: Muasır Medeniyet” yükselmiştir.

 Ne yazık ki, bu eserlerin ortaya çıkmaya başladığı İ.Ö.9.yüzyıldan ilk Göktürk yazıtı olan “Kültekin” yazıtının dikildiği İ.S 732 yılına kadar, ki yaklaşık 1600 yıllık bir süreçtir,  Türklerden “ Türk” olarak haber yok; Çin kaynaklarında başka adlarla anılıyorlar. Bunun doğal sonucu olarak, tarım toplumlarının, özellikle de Yunan ve Roma uygarlıklarının, bilim-kültür mirası üzerinde bugünkü “Batı Uygarlığı: Muasır Medeniyet”  yükselirken, Türkler bu oluşumun dışında kalmışlardır. Yunan düşünürleri akıllarını, mantıklarını kullanarak İ.Ö. 5., 4. yüzyılda dünyayı, evreni aşağı yukarı bugünkü anladığımız anlamda anlamışlar, gezegenlerin yörüngelerini, dünyanın çapını, dünyanın güneşe uzaklığını çok  küçük sapmalarla hesaplamışlardır. Örneğin, ilk filozoflardan Anaksagoras, güneşin ateşten bir küre olduğunu iddia ettiği için Atina'dan kovulmuştu.. Buna karşın, İslam öncesinde ve İslam Kültürü içinde iken biz duygular dünyasında yaşıyorduk: “Türk Tatarlar göğü, deliklerinden ışığın geçmesi için yıldızların bulunduğu bir çadır gibi algılarlar; Yakut’lar, yıldızları ‘dünyanın penceresi’ olarak tanımlarlar”( Nevill Drury: Şamanizm.Türkçesi : Ertkan Şimşek 1989, Okyanus Yayıncılık-İstanbul) Göçebelikten yerleşikliğe (köylülüğe) geçtiğimiz evrede ise  ,”Tanrı gündüzü çalışmak, geceyi dinlenmek; şimşeği ve gök gürültüsünü korkutmak; yeryüzü ve gökyüzünü insanların yiyecek ve barınma  sağlaması; yıldızları ve öteki ışıklı gök cisimlerini insanların aydınlanmaları ve yollarını bulabilmeleri için yaratmıştır” (Prof.Dr. Mehmet Dağ,: İslam Dininde Reform, Ama Nasıl ?. Cumhuriyet Gazetesi, 4 Ekim 2000.)

     Oysa,  yüzlerce yıl öncesinde kentlerde yaşayan Eski Yunanlılar( İ.Ö. IV., V. Yüz yıl) dünyayı, evreni aşağı yukarı bugünkü anladığımız anlamda anlamışlar, gezegenlerin yörüngelerini, dünyanın eğimini hesaplamaya çalışmışlardı. İ.Ö. 300 yüzyılda Eraccus  adlı  Helenisitk dönem bilgini  dünyanın çapını 14870 mil olarak hesaplamıştır, gerçek değer  günümüzün teknolojisi ile 14670  mil olarak hesaplanmıştır, aradaki fark sadece 0.2 mil’dir. Yani, 2300 yüzyıl önce , hiçbir optik sistemin olmadığı, deniz ve karada birkaç mil açılmakla sınırlı iken dünyanın çapının doğru bir şekilde algılayabilmek hayranlık duyulacak bilimsel bir temeli gösterir.  Yine Copernicus’un  bulduğu “ güneş arzın etrafında değil, arz  güneşin etrafında  dönmektedir” kanunu yine Eski Yunan  bilgesi Aristarkus İ. Ö. ( M.Ö. 310-230) ileri  sürmüş, ancak bu görüşü o zaman insanlığa kabul ettirememiştir.

( Not: Bu konuya ‘filozofların bunalımları’ adlı yazımda devam edeceğim)  

Kaynaklar

  1. Alexandre Koyre: Bilim Tarihi Yazıları. Türkçesi: Kurtuluş Dinçer.  TÜBİTAK
  2. Domınıque Lcourt: Bilim Felsefesi. Türk: Işık Ergüden. Dost Kültür Kitaplığı)
  3. Sigmund Freud: Totem ve Tabu 
  4. Modern Bilimin Oluşumu: Richard S. Westfall. Türkçesi: İsmail Hakkı Duru. TUBİTAK
  5. Cemal Yıldırım: Bilimin Öncüleri. TÜBİTAK
  6. Bertrand Russell: Sorgulayan Denemeler. Türkçesi: Nermin Arık. TÜBİTAK
  7. Hal Hellman: Büyük Çekişmeler. Türkçesi: Füsun Baytok. TÜBİTAK
  8. Colatte Estin, Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi. Türk: Musa Eran. TÜBİTAK
  9. Jules Mıtchelet: Rönesans. Türkçesi: Kazım Berker. Cumhuriyet Gazetesi Yayınları
  10. Jastein Gaarder: Sofi’nin Dünyası: Felsefe Tarihi Üzerine Bir Roman, s: 44-45. Türkçesi: Gülay Kutal. Pan Yayıncılık)

11. Platon: Sokrates’in Savunması , s: 29. Cumhuriyet Gazetesi Kitapları)

12. Nevill Drury, Şamanizm.Türkçesi : Ertkan Şimşek 1989, okyanus yyaıncılık-istanbul

13. Prof.Dr. Mehmet Dağ,: İslam Dininde Reform, Ama Nasıl ?. Cumhuriyet gazetesi, 4 Ekim 2000.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner148

banner147