Yazının başlığının sonuna ironi amacıyla bir ünlem işareti koymuş olsam da gençler, sizden gerçekten de bizi anlamaya çalışmamanızı istiyorum (!).
Yazıyı sabredip sonuna kadar okursanız bana hak vereceğinizi düşünüyorum😊)
Siz, bizden farklı bir Türkiye’de yetiştiriliyorsunuz. Biz ve bizden önceki kuşaklar ise bambaşka bir Türkiye’de büyüdük.
Örneğin, 1948-1957 yılları arasında ABD tarafından yürütülen Marshall Planı ve sonrasındaki gıda yardımları kapsamında, nüfusunun büyük bölümü kırsal kesimde yaşayan, tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu ülkemize süt tozu gönderildi.
Bu süt tozları, sulandırılarak uzun yıllar boyunca ilkokul öğrencilerine ücretsiz olarak dağıtıldı ve içirildi.
Ben de o yılların devamı niteliğindeki uygulamalara yetiştim. Çünkü 1970’lerde bile o mübarek yardımların izleri okullarda hâlâ sürüyordu (!).
Bazı iddialara göre, Türkiye’de ilk çocuk felci vakalarının yurt dışından gelen süt tozları nedeniyle ortaya çıktığı ve bunun sonucunda ülkemizin ABD’den milyonlarca dolarlık çocuk felci aşısı almak zorunda kaldığı ileri sürülür. Bu iddianın tarihsel ve bilimsel açıdan ayrıca araştırılması gerektiğini de belirtmek isterim.
Bir başka hazin örneğe gelelim…
Yurdum insanını tereyağından ve zeytinyağından uzaklaştırıp margarine yönlendirdiler. Hatta bir dönem, sivrisineklerin bile konmadığı söylenen margarin, sofralarımızın vazgeçilmezi hâline geldi.
Oysa zeytinyağı, sağlıklı beslenmenin en değerli unsurlarından biridir.
Bazı güçlerin, zeytinyağı tüketimini ve yerli üretim basma kumaştan yapılan fistanları itibarsızlaştırmak için kültürel alışkanlıklarımızı değiştirmeye çalıştığını düşünüyorum.
Bu düşüncemi anlatmak için yıllardır dillerden düşmeyen bir türküyü hatırlatmak istiyorum: Zeytinyağlı Yiyemem Aman.
Bu türkünün, zeytinyağı tüketimini ve basma fistan giymeyi küçümseyen bir anlayışın aracı olarak kullanıldığına dair iddialar da vardır.
Oysa basma kumaş, yüzde yüz pamuktan üretilebilen, hava geçirgenliği sayesinde rahat bir kullanım sunan, terletmeyen ve yerli tekstil kültürümüzün önemli parçalarından biri olan bir kumaştır.
Türkünün sözlerini hatırlayalım:
“Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman
Senin gibi cahile
Ben efendim diyemem aman…”
Gelelim yeşile, ormana ve ağaca karşı tutumumuza…
Bizler, orman sevgisinden uzak fidan ekmek fikri değil de ağaç kesme fikri ile büyütüldük. “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” şarkısıyla beyinlerimiz yıkandı.
Bu şarkıyı haftada kaç kezsöylediğimizi bilmiyorum. Ancak öyle çok söyletilmiş olmalı ki aradan yıllar geçmesine rağmen birçoğumuz hâlâ ezbere biliyoruz.
Şarkının sözleri şöyleydi:
“Baltalar elimizde, uzun ip belimizde,
Biz gideriz ormana, hey ormana!…”
Elbette bu şarkının tek başına insanlarda ağaç ve orman düşmanlığı oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak çocuklara hangi değerleri, hangi alışkanlıkları ve hangi davranış kalıplarını kazandırdığımızı sorgulamak da yanlış değildir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat sizi daha fazla sıkmayayım. Gelin, son olarak “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiiri ve şarkısı üzerinden düşünelim.
Rahmetli Ahmet Kutsi Tecer’e ait olan bu şiir, daha sonra çocuk şarkısı olarak bestelenmiştir.
Şiirin dizelerini hatırlayalım:
“Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür…”
Ne kadar acı, değil mi?
Oysa insan, çoğu zaman bilmediğine ve tanımadığına karşı mesafeli, hatta düşmanca bir tutum geliştirebilir. Allah aşkına, hiç gitmediğin, görmediğin bir köy, kasaba ya da şehir gerçekten senin olabilir mi? Orada yaşayan insanları tanımadan, onların hayatlarına dokunmadan, sevinçlerini ve dertlerini paylaşmadan o coğrafyayla nasıl bir bağ kurabilirsin?
Bölge halkının yaşadığı acıları ve yaklaşık kırk yıl boyunca ülkemizin gündeminden düşmeyen terör olaylarını düşündüğümüzde bu sorunun önemi daha iyi anlaşılıyor. Gitmediğimiz, görmediğimiz, gezmediğimiz köylerin, kasabaların ve şehirlerin bizimle olan bağını yeterince güçlendiremediğimizi acı tecrübelerle öğrendik.
Bir yeri yalnızca haritada göstermek, oranın bize ait olduğunu söylemek için yeterli değildir. Asıl bağ; o yeri tanımakla, insanlarıyla ilişki kurmakla, ortak hatıralar biriktirmekle ve orada yaşayanların kendilerini bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olarak hissetmelerini sağlamakla güçlenir.
Ez cümle…
Başta söylediğimi bir kez daha tekrarlayayım:
Gençler, bizi anlamaya çalışmayın!
Çünkü siz başka bir Türkiye’de yetişiyorsunuz; biz ise bambaşka bir Türkiye’de büyüdük. Bizim çocukluğumuzun alışkanlıkları, korkuları, kabulleri ve sorgulamadan benimsediğimiz değerleri sizin dünyanızda aynı karşılığı bulmayabilir.
Belki de asıl mesele, gençlerin bizi anlamaya çalışması değil, bizim kendi geçmişimizi ve geçmişten devraldığımız düşünce kalıplarını sorgulamamızdır.
Muhabbetle kalın…