Geçen hafta ailemle birlikte, bireysel bir ziyaret kapsamında Lübnan’ın Beyrut şehri ile Suriye’nin ise Şam ve Humus şehirlerine kendi aracımla bir yolculuk yaptım.
Halep’te ABD destekli PYD ile yaşanan çatışmalar ve sahil hattında İsrail’in desteklediği Dürzi bölgelerindeki güvenlik riskleri nedeniyle Cilvegözü Sınır Kapısı’nı tercih ederek orta hattan yani İdlib, Hama ve Humus üzerinden Şam’a ilerledik.
Bu yolculuk sadece bir coğrafya geçişi değil, on beş yıldır süren bir iç savaşın bir ülkeyi nasıl çözdüğüne tanıklık etmekti. Humus, adeta harabeye dönmüş bir şehir olarak karşımıza çıktı.
Yıkımın dili sessizdi ama çok şey söylüyordu. Eski Şam ise büyük ölçüde korunmuştu; buna rağmen çatışmaların yaşandığı mahalleler, şehrin belleğinde derin izler bırakmıştı.
Şam’a varır varmaz ilk durağımız, İslam medeniyetinin en müstesna yapılarından biri olan Emevi Camii oldu. Bu mekanın değeri yalnızca mimarisinde değil, zamanın katmanlarını aynı çatı altında taşımasındadır.
MÖ 1000’li yıllarda Aramilerin Fırtına Tanrısı Hadad için inşa edilen bir pagan tapınağıydı. Roma döneminde Jüpiter Tapınağı’na, Bizans döneminde Aziz Yahya Bazilikası’na dönüştürüldü. İslam’ın Şam’ı fethiyle birlikte Emeviler tarafından camiye çevrildi.
Emevi Camii’ni benzersiz kılan, yaklaşık üç bin yıldır kesintisiz biçimde mabed olarak kullanılmasıdır. Bununla da sınırlı değil.
Hz. Yahya’nın ve Selahaddin Eyyubi’nin kabirlerinin burada bulunması, Hz. Hüseyin’in mübarek başının bir dönem buraya getirilmiş olması ve Hz. İsa’nın nüzul edeceğine inanılan beyaz minaresi bu yapıyı sadece bir ibadet mekanı değil; dinler, medeniyetler ve tarihler üstü bir sembol haline getiriyor.
Şam’dan sonra rotamızı Lübnan Beyrut’a çevirdik. Beyrut, uzun yıllardır “Ortadoğu’nun Paris’i” olarak anılır.
Kozmopolit yapısı, renkli sosyal hayatı ve Akdeniz’e yaslanan yüzü bu tanımı hala hak ediyor. Ancak bu parlak vitrin, kırılgan bir siyasi ve ekonomik yapıyı gizlemeye yetmiyor.
Lübnan’da anayasal teamüller gereği Cumhurbaşkanı Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı ise Şii Müslüman olmak zorundadır. Bu mezhepsel denge, teoride uzlaşmayı, pratikte ise kalıcı bir tıkanmayı beraberinde getiriyor.
Ülkede fiilen tek bir devlet gücü yok. Zayıf bir resmi devlet yapısının yanında, Hizbullah adlı paralel silahlı yapı ülkenin önemli bir bölümünde belirleyici konumda.
Güney Lübnan ve Beyrut’un güneyi, İran destekli Şii tabanlı Hizbullah’ın kontrolü altında. Kendi ordusu, istihbarat ağı ve silah depolarıyla Hizbullah, Lübnan Devleti’nden daha güçlü bir askeri kapasiteye sahip. Bu durum, ülkenin egemenliğini ve geleceğini sürekli tartışmalı kılıyor.
Ekonomik tablo ise en az siyasi yapı kadar sarsıcı. Lübnan merkezi hükümeti 2019’dan bu yana vatandaşlarının banka hesaplarına fiilen el koymuş durumda.
Dolar cinsinden mevduatlar, çok düşük kurdan Lübnan parasına çevrilerek ödeniyor. Sonuç olarak insanların bir ömür biriktirdiği paralar yaklaşık yüzde doksan oranında erimiş durumda. Bu sadece ekonomik bir kriz değil, toplumsal bir travma.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen bu topraklar insanlık tarihinin en aydınlık sayfalarından bazılarını da barındırıyor. Alfabenin temelleri ilk kez burada atıldı.
Fenikeliler, Lübnan kıyılarında fonetik alfabeyi sistemleştirerek dünyaya yaydı. Yazıyı Sümerliler buldu, alfabeyi ise insanlığa Fenikeliler armağan etti.
Şam ve Beyrut.. Biri yıkımın, diğeri kırılgan bir canlılığın sembolü. Ama her ikisi de bize aynı gerçeği fısıldıyor. Medeniyetler kolay kurulmuyor, fakat çok kolay yıkılabiliyor.
Tarihi ayakta tutan şey, taş değil; hafıza, adalet ve insan onurudur. Bu değerler kaybolduğunda, en kadim şehirler bile sessizce çökmeye başlıyor. Saygılarımla.
*DR. ÖZGÜR AYDIN*



