Son günlerde etrafımız gene ateş çemberi.
Zaten ne zaman iyi oldu ki?
Binlerce peygamberin geldiği kadim bir coğrafyadayız.
Hürmüz Boğazı gemi trafiğine bir açılıyor bir kapanıyor.
Okyanus ötesindeki bir haydut devlet Hürmüz Boğazıüzerinde hegemonya kurma çabası içinde.
Hürmüz Boğazı ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki mesafe kuş uçuşu yaklaşık 11.000 ile 13.500 km arasındadeniz yolu ile ise katedilmesi gereken mesafe 18.000 km'yi aşıyor.
Ne yazık ki dünyada birkaç ülke, sahip oldukları nükleer güç ile parmaklarının ucundaki bir tuşla milyonlarca insanın hayatını saniyeler içinde yok edebilecek bir güce sahip.
Nükleer silahlar hâlâ aramızda ve onları elinde tutan ülkeler giderek daha fazla stratejik konum kazanma derdinde. Nükleer silaha sahip olmanın caydırıcılık açısından güçlü bir silah olduğu elbette tartışılmaz.
Soğuk Savaş döneminden bu yana dünya, bu silahların varlığıyla belki de bir “büyük savaş” tan kaçındı. Ancak bu caydırıcılık, barışın değil, korkunun barışıydı. Karşılıklı imha tehdidi üzerine kurulu bir düzen ne kadar sağlıklı olabilir ki?
Şu an itibariyle ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) kapsamında nükleer silaha resmen sahip olan ülkeler. Bu ülkelerin dışında Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore gibi ülkelerin de nükleer güce ulaştığı söyleniyor.
Malcolm X; “Eğer bir hak başkalarına helal, size haram ise; bilin ki o din Allah’ın dini değil, sömürgecilerinizin dinidir.” söyleminden Siyonist İsrail, ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Hindistan, Kuzey Kore ve Fransa’ya hak olan nükleer silah teknolojisi diğer ülkelere neden helal değil?
Kendilerine hak başkalarına haram düşüncesi sömürgeci kapitalist bir düşünce değil mi?
Vay be İsrail’in elindeki nükleer silahlar dünya içinde tehdit değil ama Türkiye, İran veya başka bir İslam ülkesinin sahip olacağı nükleer teknoloji büyük tehlike.
Nükleer güce sahip her ülke bu silahları kendi güvenlikleri için gerekli görüyor. Ama ya bu “güvenlik”, aslında bütün insanlık için bir güvensizlik oluşturuyorsa?
Bir de bu işin görünmeyen yüzü var. İnsanlık hataya meyilli. Tarihte birçok defa yanlış alarmlar, teknik arızalar ve insani hatalar nükleer felaketin eşiğine gelmemize sebep oldu.
1945 yılında Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılan atom bombaları sonucu yüzbinlerce masum insan öldü on binlercesi ise sakat kaldı.
Bir liderin yanlış anlaşılması, bir radar sisteminin hatası, dünyayı geri dönülemez bir sona sürükleyebilir. Bu kadar büyük bir gücün bu kadar az elde toplanması, gerçekten mantıklı mı?
Bu, modern (!) çağın en büyük ironilerinden biri dünyanın bir ucunda bir nükleer deneme yapılırken, diğer ucunda insanlar bu tür haberleri tedirginlikle izliyor. Ne yazık kiteknoloji ilerledikçe, dünyayı cehenneme çevirme ve yok etme kapasitesi de o paralelde artıyor. Belki de artık sorgulanması gereken soru şudur. Gerçek güç, “yok edebilmekte mi, yok etmemeyi seçebilmekte mi?”
Ez cümle;
Sizce dünyayı barış içinde bir arada tutacak olan şey, daha fazla silahlanmak mı yoksa ülkeler arasında daha fazla diyalog, şeffaflık ve güven inşası mı?
Kanaatimce nükleer silahlar, barışın değil, sadece olsa olsa sessiz bir tedirginliğin ve korkunun teminatıdır. Daha yaşanılır bir dünya için bu tedirginlikten kurtulmanın zamanı geldi geçiyor bile…