iş. Mezun olunca ne olacağım? Nerede çalışacağım? Bu soruların gölgesinde, mezuniyet sonrası istihdam imkânı sınırlı görülen bölümler, ister istemez geri plana itiliyor. Sonuç ortada: Sosyal bilimlerin pek çok alanı düşük puanlarla kapanıyor, çoğu zaman “okumak için okunan” ya da “diploma olsun” diye tercih edilen bölümler hâline geliyor. Bu durumun oluşmasında elbette dünya genelinde sosyal bilimlerin yaşadığı gerilemenin de etkili olduğu paranteze alınmalıdır.
Ancak Türkiye gibi sosyal süreçlerin yoğun bir dinamizm ile yaşandığı ülkeler için sosyal bilimlerin itibarının uzun yıllar boyunca devam edeceği akılda tutulmalıdır. Batılı ülkelerde bulunan köklü üniversitelerin, araştırma kuruluşlarının ve devlet odaklı merkezlerin bu alana yatırım yapma konusunda son yıllarda olabildiğince temkinli yaklaşımları bilinen bir husus…
Bu nazarla bakıldığında işin ironik yanı şu: Toplumu anlamakta en çok ihtiyaç duyduğumuz disiplinler tam da bu alanlar. Tarih, sosyoloji, psikoloji, antropoloji… Bugün yaşadığımız gerilimleri, kırılmaları, kimlik tartışmalarını anlamadan yorumlamaya çalışıyoruz. Derinlik olmayınca da yerini ya yüzeysel ezberler ya da kulaktan dolma hurafeler alıyor. Toplum böylece kolayca yönlendirilebilir, sinir uçlarıyla rahatça oynanabilir hâle geliyor.
Burada YÖK’ün de kendine sorması gereken ciddi sorular var. Sosyal bilimler gerçekten bu kadar önemsiz mi? Yoksa biz onları bilinçli ya da bilinçsiz biçimde değersizleştirerek kendi ayağımıza mı sıkıyoruz? Bu alanlar, “barajı geçen yazsın” mantığından kurtarılmalı. Daha az ama daha nitelikli öğrenci alan, sorgulayan, düşünen, analitik zekâsı güçlü gençlerin tercih ettiği bölümler hâline gelmeli. Çünkü bu ülkenin yalnızca mühendise değil, toplumu okuyabilen insanlara da ihtiyacı var.
Bu eksikliğin bedelini en ağır ödeyen yerlerden biri ise Güneydoğu Anadolu. Yıllarca terörle, acıyla, travmayla anılan; aynı zamanda Ortadoğu’ya açılan stratejik bir kapı olan bu coğrafyada, demografik değişimlerin ve kimlik tartışmalarının nasıl bir fay hattı oluşturduğunu bugün çok daha net görüyoruz. Batıya göçler, şehirlerin dokusunun değişmesi, dışarıdan üretilen ideolojik hesaplar… Toplumun ne kadar kolay yönlendirilebildiği gözler önünde.
Oysa bu topraklar, farklı kimliklerin yüzyıllar boyunca birlikte yaşayabildiği güçlü bir hafızaya sahip. Ticaretin ahlakla yapıldığı, hakkın hukukun gözetildiği, ortak yaşam bilincinin doğal olduğu bir geçmişten söz ediyoruz. Sorun, bu mirasın yok olması değil; doğru okunamaması ve korunamamasıdır.
Siirt tam da bu kırılmanın eşiğinde duran şehirlerden biri. Ortadoğu’ya açılan kapı olma vasfı, çok kültürlü yapısı ve tarihsel birikimiyle aslında büyük bir imkân barındırırken; hızlı değişim karşısında ciddi bir savrulma yaşıyor. Özellikle kentin yerleşik ve kentli nüfusunu temsil eden Araplarda giderek güçlenen “gitme” duygusu, sadece ekonomik gerekçelerle açıklanamaz. Bu duygu, daha çok aidiyetin aşınmasıyla, “artık burası benim yerim değil” hissiyle ilgilidir.
Geçtiğimiz hafta sonu, kökleriyle Siirt’in kentli dokusunu temsil eden dostlarla bir araya geldiğimizde, sohbet dönüp dolaşıp aynı yere geldi. Herkesin cümlesi farklıydı ama hissiyat ortaktı: İnsan kendi şehrinde yabancı hissetmeye başladığında, bavul çoktan hazırlanmış demektir.
Aidiyet kaybolduğunda, yerini yenilmişlik duygusu alıyor. Bu duygu yaygınlaştıkça da şehirler kan kaybediyor. Çünkü şehir dediğimiz şey sadece binalardan ibaret değildir; hafızadır, birlikte yaşama iradesidir, “buradayım ve buraya aitim” diyebilme hâlidir.
O hâlde artık meseleyi doğru yerden sormanın zamanı geldi. Yaşadığımız gerilimler gerçekten bir köylü–kentli çatışması mı, yoksa Kürt–Arap ayrışması mı? Yoksa asıl sorun, toplumu anlamak yerine onu ayrıştırmayı tercih eden bir siyasetin ürünü mü? Kısa vadeli oy hesapları uğruna, yüzyıllar boyunca emekle örülmüş birlikte yaşama kültürü hoyratça tüketiliyor. Kimlikler, hakikatleri anlamak için değil; kazanmak için araçsallaştırılıyor.
Toplumun sinir uçları bilinçli biçimde kaşınıyor, ortak hafıza aşındırılıyor. Kaybedilen ise ne bir seçim ne de bir iktidar mücadelesi; kaybedilen, yeniden inşa edilmesi onlarca yıl sürecek bir medeniyet mirasıdır. Ve bu kaybın faturası, sandık başında değil; şehirlerin sessizce boşalan sokaklarında, kopan aidiyetlerde ve birbirine yabancılaşan insanlarda ödenmektedir.