Fakat bazen meseleyi anlatmanın en kestirme yolu, sorunu olduğu gibi haykırmaktır.

Bugün Siirt’in kanayan yaralarından birini yazmak istiyorum: Kaldırım ve yol işgalini.

Yani hepimizin olan alanın, yavaş yavaş “benim”e dönüşmesi… Gelin birlikte bakalım; gerçekten kaldırım kimin?

Solmaz Group’ta Siirt Zirvesi
Solmaz Group’ta Siirt Zirvesi
İçeriği Görüntüle

Bir şehrin aynası, en çok kaldırımlarına yansır. Kaldırım dediğiniz şey sadece beton bir şerit değildir; ortak hayatın, karşılaşmanın, selamlaşmanın, geçip gitmenin mekânıdır.
Orası ne sadece belediyenindir ne de önünden geçtiğimiz dükkân sahibinin.
Orası kamusaldır. Yani hepimizindir.
Tam da bu yüzden kimsenin değildir.

Fakat gündelik hayatımıza baktığımızda başka bir manzara görüyoruz.
Kasap dükkânının önüne sakatat tezgâhını, manav kasalarını, züccaciye kap kacağını, berber havluluğunu, bakkal buzdolabını, kahve tabureleri koyuyor.
Kimi zaman bir adım daha ileri gidiliyor; kaldırım yetmiyor, yolun bir kısmı da “keyfiyetten” sahipleniliyor.
Araçlar daralıyor, yayalar duvara sürtünerek veya yolun ortasından geçiyor, bebek arabası olan yol bulamıyor; sinirleniyor, geriliyor.
Bu, küçük bir esnaf alışkanlığı mı; yoksa kamusal alandan sistematik bir “çalma” alışkanlığı mı?

Soruyu büyütelim:
Kamusal alan nedir?
Kamusal alan, bireyin özel mülkiyetinin bittiği yerde başlayan ve herkesin eşit hakla var olduğu alandır. Kaldırım, park, meydan, yol…
Bu alanlar; güçlü olanın değil, herkesin kullanımına açıktır.
Orada ölçü, “benim ihtiyacım” değil, “hepimizin hakkı”dır.
Bu yüzden kamusal alanın işgali, yalnızca bir düzen sorunu değil; bir hak ihlalidir.

Elbette esnafın kendince mazereti var. Rekabet artmış, maliyetler yükselmiş, görünür olmak hayati hâle gelmiştir. Vitrin yok veya dar gelir, kaldırım cazip görünür.
Fakat bireysel kazanç arzusu, hukuki ve ahlaki sınırları askıya almaz.
Çünkü o sınır kalktığında, düzen kişisel güce göre şekillenir. Gücü yeten daha çok yayılır; yetmeyen geri çekilir. Şehir, sessiz bir güç mücadelesine sahne olur.

Daha vahimi, bu işgalin zamanla “normalleşmesi”dir. “Herkes yapıyor” cümlesi, en tehlikeli meşruiyet üreticisidir.
Kaldırıma tecavüz eden, bir süre sonra onu kendi mülkü gibi görmeye başlar. Hatta bir adım ötesine geçip, kaldırımı kapatarak dükkânına yeni kapalı alan ekler. Yüzölçümü büyür; fakat şehir küçülür. Çünkü kamusal alan daraldıkça, ortak hayatın nefesi kesilir.

Peki bu tablo modern şehir idealiyle bağdaşır mı? Modern şehir; kuralları olan, hakkaniyeti gözeten, kamusal alanı titizlikle koruyan şehirdir.

Bir yandan “Avrupa şehirleri gibi olalım, Avrupa’da yaya geçitleri şöyle kaldırımlar böyle…” deyip diğer yandan kaldırımı işgal etmek, açık bir çelişkidir.
Modernlik sadece, AVM’yle, yüksek binalarla, 10 milyonluk evlerle, altın varaklı mobilyalarla gelmez. Modernlik, kamusal alan bilinciyle gelir. Kurala önce kendimiz için uymakla gelir.

Köyle şehir arasındaki fark da burada başlıyor aslında. Köyde alan geniştir, herkes birbirini tanır, işler biraz “idareyle” yürür.

Şehir öyle değil. Şehirde milyonlarca insan yan yana ama birbirini tanımadan yaşar. O yüzden kural şarttır. Çünkü kural olmazsa güçlü olan yayılır, sessiz olan kenara çekilir. Şehir, keyfiliği kaldırmaz; kaldırırsa şehir olmaktan çıkar.

Bir de şu çelişki var: Kaldırıma koyduğu taburede oturup memleketi kurtaran, siyaset eleştiren, adalet isteyen insan…

Bu, düşünmeye değer bir durum değil mi? Elbette herkes siyaset eleştirebilir; bu en doğal haktır. Fakat kamusal düzeni yalnızca “yukarıdan” beklemek, “aşağıdaki” sorumluluğu görmezden gelmek samimi midir? Hukuk talep ederken hukuka uymakla başlar.

Şehir, karşılıklı anlayışlık kurulur. Biraz geri çekilmek, biraz yer açmak, biraz başkasını düşünmek…

Kaldırımda bir metrekarelik alan, belki bir dükkân için küçük bir kazançtır; ama bir engelli için erişim, bir çocuk için güvenlik, bir kadın için namus, bir yaşlı için onur meselesidir. Bu yüzden mesele yalnızca estetik değil; etik bir meseledir.

Sonuçta soru basit ama ağırdır: Hepimizin olanı, kendimize katma hakkını nereden buluyoruz? Eğer kamusal alanı koruyamıyorsak, şehirli olma iddiamız ne kadar sahicidir? Modern şehir arzusuyla kamusal alan işgali yan yana durduğunda, ortada bir zihniyet problemi olduğu açıktır.

Belki de gerçekten en başa dönüp sormalıyız: Şehir nedir?
Hak nedir?
Kamusal alan kime aittir?
Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden, ne kaldırımlar genişler ne de ufkumuz.