Bu ifade çoğu zaman yarı şaka yarı ciddi söylenir; ancak hukukun en temel gerçeklerinden birine işaret eder. Hukuk, matematik gibi tek doğruya indirgenebilen bir alan değildir.

Toplumsal hayatın içinden doğduğu için çok boyutludur ve yoruma açıktır.

Aynı dosyayı inceleyen iki avukatın farklı değerlendirmelere ulaşması bir tutarsızlık değil, hukukun doğasının kaçınılmaz bir sonucudur.

Bir hukukçu kanun metninin lafzını esas alır, diğeri normun ruhunu önceler. Biri yerleşik içtihatlara dayanır, diğeri somut olayın vicdani yönünü öne çıkarır.

Bu farklılıklar hukukun zayıflığını değil; aksine onun canlılığını, derinliğini ve adalet arayışındaki dinamizmini gösterir.

Tam da bu nedenle şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
13–14 baro başkanının, üstelik Türkiye Barolar Birliği gibi bir çatı örgüt mevcutken; bu yapıdan bağımsız, yerleşik teamüllere aykırı ve tüzel kişiliği bulunmayan bir oluşumla düzenli toplantılar yapması ve istisnasız biçimde, üstelik sık aralıklarla, aynı yönde açıklamalar yayımlaması ne kadar doğaldır?

SİİRT İHH’DAN KIŞ YARDIMI: 25 AİLENİN YAKACAK İHTİYACI KARŞILANDI
SİİRT İHH’DAN KIŞ YARDIMI: 25 AİLENİN YAKACAK İHTİYACI KARŞILANDI
İçeriği Görüntüle

Mesleki geçmişleri, deneyimleri, yaşadıkları çevreler, sosyo-ekonomik koşulları ve bakış açıları farklı olması beklenen bu denli çok hukukçunun tek ses hâlinde konuşması; gerçekten güçlü bir hukuki kanaatin ürünü müdür, yoksa politik bir duruşla elde edilen makamların ve kurumsal gücün sunduğu konfor alanına sığınmanın sonucu mudur?

Kaldı ki siyasal konularda mutlak uzlaşı her zaman sağlıklı bir işaret sayılmaz.
İtirazın olmadığı yerde derinlik kaybolur; alternatifin olmadığı yerde adalet arayışı zayıflar. Herkesin aynı cümleyi kurduğu ortamlarda, sorulmamış sorular ve fark edilmemiş ihtimaller birikir.

Avukatın asli görevi, çoğunluğun arkasına yaslanmak değildir. Gerektiğinde o çoğunluğa karşı durabilmek, hatta yalnız kalmayı göze alabilmektir.

Baroların ve baro başkanlarının varlık nedeni de tam olarak budur: Tek ses üretmek değil, çok sesliliği güvence altına almak.

Belki de bu yüzden “iki avukat, üç görüş” sözü hâlâ geçerliliğini korur. Çünkü hukuk; kesinlikten ziyade dengeyle, sessizlikten ziyade tartışmayla, tek seslilikten ziyade çoğulculukla ayakta durur. Çoğu zaman en kıymetli görüş, herkesin sustuğu anda cesaretle dile getirilen o aykırı sestir.

Elbette bu, baroların hiçbir meselede fikir birliğine varamayacağı anlamına gelmez.

Somut bir örnek üzerinden bakıldığında; Trump yönetiminin sağlıklı biçimde değerlendirildiğinde yerel, ulusal ve uluslararası hukuk düzenini sarsan uygulamaları karşısında bölge barolarının sergilediği toplu sessizlik, ister istemez sorgulanmayı hak etmektedir.

Hukuku geri plana iten, “güçlünün hukuku” anlayışını besleyen ve dünya üzerindeki tüm hukukçuların açıkça karşı çıkması gereken bu eylemler karşısında suskun kalmak, nasıl bir tercihin ya da niyetin göstergesidir?

Dünyanın süper gücü olan ABD’nin ihlal ettiği temel hukuk ilkelerine bakıldığında; devletlerin egemen eşitliği, uluslararası hukukun üstünlüğü, demokratik meşruiyet, halkların kendi kaderini tayin hakkı ile temel insan hak ve özgürlüklerinin açıkça zedelendiği görülmektedir. Büyük bedeller ödenerek oluşturulan Birleşmiş Milletler Şartı fiilen tartışmaya açılmış; devletlerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmasını ve güç kullanma tehdidini kesin biçimde yasaklayan düzenlemeler suistimale açık hâle getirilmiştir.
Bu yaklaşım, kötü bir emsal yaratarak egemen bir devletin iç işlerine dış müdahale imkânı tanımıştır.

Bunun yanında, hukukun temel referans metinlerinden biri olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin güvence altına alınan insan onuruna saygı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, insanlık dışı muamele yasağı, keyfi alıkoyma yasağı ve hukuka aykırı yargılama yasağı ihlal edilmekte; son derece tehlikeli bir anlayış meşrulaştırılmaktadır.

Bu fiiller birlikte değerlendirildiğinde, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü kapsamında tanımlanan saldırı suçu bakımından hukuki sorumluluk doğurabilecek nitelikte oldukları açıktır. İzlenen politika, uluslararası barış ve güvenliği korumayı amaçlayan hukuki düzeni zayıflatmakta; güç kullanımını olağanlaştıran fiilî bir zemin oluşturmaktadır.

Buna karşın eş zamanlı, aynı bölge barolarının; Suriye’de yaşanan gelişmeler sonrasında, adeta bir siyasi parti refleksiyle hareket ederek, uluslararası diplomasi ve siyaset alanına ilişkin “eylem tavsiyeleri” sunması dikkat çekmektedir. Baroların kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütü oldukları gerçeği çoğu zaman göz ardı edilmekte; insan haklarını koruma ve işlerlik kazandırma rolünün engin sınırlarıyla ile yapılan açıklamaların kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu rolü arasındaki çelişki görmezden gelinmektedir.

Bu tablo, yıllar önce Banu Avar’ın Patrik Deveciyan ile yaptığı röportajdaki şu diyalogu hatırlatmaktadır:
— “Siz Ermeni kökenlisiniz.”
— “Hayır, ben Fransızım.”
— “Ama Ermeni asıllısınız.”
— “Fransa bir ulus devlettir. Ben Fransız vatandaşıyım; dolayısıyla Fransızım.”
— “Peki Türkiye’de neden insanlara ‘Kürt, Laz, Çerkes, Süryani’ denilmeli diyorsunuz?”
— “O başka.”

Çifte standart bazen tek bir cümlede, bazen de derin bir sessizlikte gizlidir.
Ve gerçek hukukçu; ne zaman susulduğunu, ne zaman gereğinden fazla konuşulduğunu ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi görebilecek kadar dikkatli, bağımsız ve sorumluluk sahibidir.