banner124

Bu haber kez okundu.

Dr. Sadık Top’un kaleminden: Uygarlık Süreci -1
banner146

(Göçebe – Yerleşik Toplum Karşılaştırması: Batı Toplumunu Yaratan Süreç)
Bugün, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden beri (yaklaşık 200 yıl) Batı uygarlığının yarattığı uluslar dünyasında yaşıyoruz. Ancak, insan toplulukları birden bire ulus haline gelmediler, başka bir söylemle çağdaş ulus toplumları oluşturan Batı uygarlığı birden bire ortay çıkmadı; binlerce yılın uygarlık birikimlerinin sonucunda bugünkü konumuna geldi. Bu nedenle, ilk insandan başlayarak uygarlık sürecini kısaca gözden geçirmek gerekiyor.

Uygarlık –aslında- sürecin kendisidir, yani süreci anlatmak onu tanımlamaktır. Bununla birlikte, sözlüklerde birkaç cümleyle tanımlamak bir gelenek olmuştur. Uygarlık, bir insan topluluğunun siyasal ve ekonomik  yaşamda, bilim  ve güzel  sanat alanlarında  yapabildiklerinin  tümüdür.

 Uygar sözcüğünün Arapça’daki karşılığı “Medeni”dir; Medine kentinden olan, yani, “şehirli”, “kentli” anlamındadır. Orhan Hançerlioğolu’nun “Türk Dili” sözlüğünde de şöyle tanımlanmıştır. 1. Düşünce, sanat ve ekonomik alanlarda çok büyük bir gelişme göstermiş olan. 2. Kültürlü, eğitilmiş, görgü kurallarına uyan, çağdaş bir düzeye ulaşmış .
O halde uygar insan, belli bir kültüre erişmiş olan insandır.

İlk insan tipinin, “ Homo Sapiens”, bundan 150 –200 bin yıl önce Orta Afrika’nın bir bölgesinde ortaya çıktığı, evrimleşerek bugünkü konumuna geldiği, dolayısıyla tüm insanların ortak bir gen havuzundan geldiği bugün genel kabul görmektedir. Bu süreye insanlığın tarihi diyoruz. Yazının insanlar tarafından kullanılmaya başlamasından sonraki tarihe “yazılı tarih”, ondan öncesine de “tarih öncesi dönem” denilmektedir. İnsanlık tarihinde “yazı”yı ilk kez İ.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya’da Sümerler icat ettiler-kullandılar. Buna göre, yazılı tarih, İ.Ö. 4000, İ.S. 2000 ( günümüze kadar) yıl olmak üzere toplam yaklaşık 6000 yıldır.

Yazı ilk kez Sümer toplumu tarafından İ.Ö. 4000’lerden itibaren kullanılmasına karşın, İ.Ö. 1200 yıllarından önceki, yani Demir Çağı (Yukarı Barbarlık Aşaması)’nın başlangıcından önceki dönemi açık bir şekilde bilinemiyor. Söz konusu dönemin insan topluluklarının sosyolojik analizini yapan sonraki devirlerde yazılan eserler, okuyucularını geçmişin sisle örtülü uzaklarına götürür ve rivayetlere, efsanelere ve genellikle eski devrin “yaşayan kalıntıları”na dayanarak, yani bir takım arkeolojik ve antropolojik bulgularından yararlanarak, çeşitli teoriler (kuram: faraziye) ve analoji (benzetmelerle, karşılaştırılarak ilişki kurmakla) geçmiş zamanlardaki sosyal ilişkilerinin tablosunu okuyucularının gözleri önünde canlandırmaya, böylece eski sosyal yapı aydınlatılmaya çalışırlar. Bu bağlamda, bugün, insanlığın uygarlık yolundaki etkinliğini ilk taş çağından başlayarak günümüze ulaşan taş, tunç, demir aletlerden, çanak-çömlek gibi günlük yaşamlarında kullandıkları malzemeden, mesken, anıt, Mabed kalıntılarından, taş ve kil tabletler üzerine yazılan yazılardan, mağara resimlerinden, ölülerle birlikte gömülen süs eşyalarından, mumyalardan ve -özellikle Yunan mucizesi ile yazılmaya başlanan- kitaplardan, şiirlerden, tiyatro eserlerinden, olimpiyat oyunlarından, tapınaklardan, kabartma resimlerinden, çizimlerden. vb bütün uygarlık kalıntılarından öğrenilmeye çalışmaktadır.

Buna göre, insanın bilinen tarihi 40 000 yıl, bunun yazılı dönemi ise son 6000 yıldır. Ancak, 6000 yıllık yazılı tarihin son 3000 yılını, özellikle Yunan eserlerinin verilmeye başladığı son 2500 yılını çok kesin olarak biliyoruz. Ondan öncesi gittikçe artan bir “flu:bulanık” durum arz eder ve bu 40 000 yıllık dönem genel tarih kitaplarında çeşitli evrelere ayrılır. Paleolitik Çag (Eski Taş Çağı); günümüzden 40 000 yıl önce; Neolitik Çağ (Cilalı Taş Çağı), günümüzden 10 000 yıl önce; Tunç( bronz) Çağı ( İ.Ö. 3000-1200) ve Demir Çağı, MÖ 1200’lerde başlayıp günümüze kadar gelen süreçtir.

Bu dönemlerden ikisi , neolitik dönüşüm ve demir çağı, uygarlık sürecinde dönüm noktalarıdır. İnsanlar binlerce yıl sürdürdükleri eşitlikçi avcı-toplayıcı yaşamdan, MÖ. 10 000’lerden itibaren, yerleşik yaşama geçmeye başlamışlardır artık. “Cialı taş Devri” ya da “Neolitik Devrim” olarak adlandırılan bu evre, ön Paleolitik Çağ (Taş Çağı) insanını araç yönünden çok zenginleştirdi ve varoluş koşullarını alt-üst etti. İnsanlar süreç içersinde hayvanları evcilleştirdiler, tarımla uğraşmaya başladılar. Böylece, ilk “Site” oluşumları görülmeye başladı ve zamanla bu siteler “devlet”e dönüştü. Yani neolitik dönüşümün belirleyici niteliği, hayvanların evcileştirilmesi ile birlikte çoğaltılması ve bu sürülerin beslenmesi için tahıl ekimidir. Uygarlık yolundaki bu dönemeç Amerikalı sosyolog
Lewis Henry Morgan (1818 –1881) tarafından ” barbarlık aşaması” olarak nitelemiştir.

Demir çağı, insanlığın barbarlıktan uygarlığa geçişini ifade etmektedir. Bu devre “Tarım Devrimi” olarak da adlandırılmaktadır. Ancak, “Tarım Devrimi: Demir Çağı” dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı zamanlarda başlamıştır. Örneğin, Sümer ve Eski Mısır’da MÖ 4000, Babil’de MÖ 2100’lerde, Eski Yunan’da MÖ 1400’lerde, Avrupa’nın diğer kesimlerinde ise MÖ 900’lerde başlamıştır.

İlgili kitaplarda uygarlık kronolojisine bakıldığında, ilk insanların avcılıktan yerleşik yaşama geçmeye (köyler, koloniler oluşturmak) ve toprağı ekmeye ilk başladıkları zaman diliminin İ.Ö. 10 000 yıllarında olduğu görülür. Hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması da bu dönemdedir: köpeğin MÖ. 10 000’de, ineğin ve koyunun MÖ 8000’de evcilleştirildiği öngörülmektedir. İnsanlar ilk kez bu dönemde çanak- çömlek yapmayı, kumaş dokumayı başarırlar. Tarım bu evrede gerçekleştirilir. Bu sürecin klasik adı ”cilalı taş devri ”dir. Bu dönem, hala taş çağında yaşanıyor olmasına karşın insanlığın uygarlık yolunda bir sıçrayışıdır. Bu nedenle de uygarlığın bu evresi “neolitik devrim “ olarak adlandırılmıştır. Bu evre, çağdaş Batı uygarlığına uzanan yolun başlangıcı olarak da kabul edilmektedir. Çünkü, Etnografik araştırmalara göre, neolitik devrimin en önemli sonucu “site” oluşumlarının görülmesi, hatta bunun da ötesinde “Devlet”e giden yolu açan göçebelikten yerleşikliğe geçiştir.

Uygarlık Sürecine Materyalist Bakış: Morgan-Engels Teorisi:
  Amerikalı sosyolog Lewis Henry Morgan (1818 –1881) ise, “tarih öncesi dönemi” süreye göre değil, doğa üzerinde insan tarafından erişilmiş bulunan üstünlük ve egemenlik derecesinin göstergesi olan yaşam araçlarının üretiminde gerçekleştirilen gelişmelere (ustalık) göre “Yabanıllık”, “Barbarlık” ve “Uygarlık”; yabanlılığı ve barbarlığı da kendi içlerinde “aşağı”, “orta” ve “yüksek” olmak üzere üçer evreye ayırmıştır. Böyle bir ayırma gerekçe olarak da, Morgan,

“Bütün varlıklar arasında, yalnızca insan, gereksinimlerini karşılamak için gereksindiği şeylerin üretimine, hemen hemen mutlak bir biçimde egemen olabilmiştir. İnsanlığın gelişmesindeki bütün büyük dönemler, tamamen denebilecek bir biçimde, beslenme kaynaklarındaki genişleme dönemleriyle düşümdeştirler” görüşünü ileri sürmüştür. (Friedrich Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Çev: Kenan Somer, s: 29).

Morgan’ın bu ayırımı, materyalist düşünürler tarafından aynen benimsenmiştir. Alman düşünür Friedrich Engels, “tarih öncesi dönemi” ilk kez bilinçli bir şekilde düzenleyen kişinin Lewis H. Morgan olduğunu söylemiştir. Morgan, kuzey Amerika yerlileri arasında 40 yıl gözlem yaparak gözlemlerini 1877’de, Savagery through Barbarism to Civilisation adında bir kitap yazmıştır. Friedrich Engels, 1883’de “Ailenin-Özel Mülkiyetin-Devletin Kökeni”adlı eserini yazarken, kendi ifadesiyle, Morgan’ın bu eserini temel almıştır.

“İşte Morgan'ın büyük değeri, yazılı tarihimizin bu tarih öncesi temelini bularak onu ana çizgileriyle anlatmış ve en eski Yunan, Roma ve Cermen tarihinin o zamana kadar tahlil edilememiş başlıca gizlerinin anahtarını, Kuzey Amerika yerlilerinin kandaş gruplar içinde bulmuş olmasındadır. Ama yapıtı, bir günün işi olmadı. Konusunu adamakıllı kavrayabilmek için, onunla hemen hemen kırk yıl içlidışlı oldu. Ve işte bu yüzdendir ki, kitabı, günümüzün çığır açacak sayılı yapıtlarındandır.” ( Agy,s: 13).
Morgan’ın Evrelendirmesine Göre Tarih öncesi Dönemler

İngiliz bilim adamı
Charles Robert Darwin (1809 –1882), zayıf hayvanların hiçbir zaman yalnız başlarına yaşayamadıkları gerçeğini saptamıştı. Psikanaliz biliminin kurucularından Alfred Adler’e (1870 – 1937) göre, insan da bu zayıf hayvanlar arasındadır; çünkü o da yalnız başına yaşayacak kadar kuvvetli değildir. Doğaya ancak çok sınırlı ölçüde karşı koyabilir. Bu dünyadaki yaşamını sürdürebilmesi için zayıf bedenini birtakım yapma araçlar ve makinelerle korumak zorundadır. (Alfred Adler: İnsan Tabiatını Tanıma, s: 129. Türkçesi: Dr. Ayda Yörükan) . Ancak, bundan daha önemli bir korunma yöntemi, topluluk halinde yaşamaktır. Bu nedenle, ilk insanların bir araya gelmesinin ve birlikte yaşamalarının başlıca nedeni, birlikte daha iyi korunma güdüsüdür:

“...hayvanlıktan çıkmak, doğanın sunduğu en büyük ilerlemeyi gerçekleştirmek için bir başka öğe: bireyin savunma yeteneğindeki yetersizliği, sürünün birleşmiş gücü ve ortak eylemleriyle değiştirmek gerekliydi.” ( Engels, Agy, s: 43).

Topluluk halinde yaşama ihtiyacı, insanlar arasındaki bütün ilişkileri ayarlamaktadır. İnsanın topluluk yaşamı bireysel yaşamından önce gelmektedir.

İnsanın uygarlık tarihinde, temelleri topluluk hayatı içersinde bulunmayan hiçbir hayat şekline rastlamak mümkün değildir. İnsan toplulukları dışında hiçbir insani varlığa rastlamak da mümkün değildir.” ( Adler, Agy, s:129).

Kısacası, insanların birarda yaşamaları bir zorunluluktur;
tek başına insan, insan değildir, diğer insanların arasında insan olur. Bununla birlikte, insanlar arasındaki ilişkilerin de belli bir düzende olması gerekir. Çünkü insan toplulukları hiyerarşik topluluklardır; düzen içinde yaşamak isterler. İşte, insanların topluluklar oluşturup birlikte yaşamaya başladıkları yabanıllığın orta aşamasından, bu toplulukların varlık ve güç farklarına göre tabakalara (sınıflara) ayrıldığı döneme kadar olan süreçte akraba toplulukları (Gens, kabileler, aşiretler, boy, budun) şeklinde yaşamışlardır. Kan bağına dayanan toplumsal örgütlenme “yabanıllığın” orta aşamasında doğmuş, yukarı aşamasında daha da gelişmiş ve “barbarlığın” aşağı aşamasında gelişmesinin doruğuna erişmiştir. Barbarlığın aşağı aşamasından orta aşamasına geçildiğinde, kan bağına dayalı örgütsel yapı yıkılmaya ve toplum iş bölümüne göre yeniden örgütlenmeye başlar, ve bu örgütlülük günümüzün modern toplumlarındaki (uluslaşmış toplumlar) örgütlülüktür.

Lewis Henry Morgan’a göre Uygarlık Aamaları

Yabanıllık Aşaması:
1. Aşağı Yabanıllık Aşaması: İnsanlar, tek başlarına karınlarını doyurabilecekleri, soğuktan korunabilecekleri ve de yırtıcı hayvanlardan saklanabilecekleri uygun yerlerde hayatta kalmayı başarabilmişlerdi. Bu yaşam koşullarını sıcak ve ılıman ormanlıklar sağlayabilirdi. Bu dönem, henüz ilkel barınaklarda, büyük yırtıcı hayvanlardan korunmak için kısmen ağaçlar üzerinde, yaşayan insan türünün çocukluğu olarak kabul edilmektedir ve binlerce yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

2. Orta Yabanıllık aşaması: Suda yaşayan balık, midye vb hayvanlarla beslenmeye başlama dönemi Bu yeni besin sayesinde insanlar, iklim ve yer sınırlarına bağlı kalmaktan kurtuldular; ırmak boylarını ve deniz kıyılarını izleyerek, henüz yabanıl durumdayken bile, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde yayılabildiler. Bunun kanıtı olarak “paleolitik dönem” adıyla tanınan “taş çağı”nın büyük bölümüne ait kabaca yontulmuş ve cilasız taştan aletlerin bütün kıtalar üzerine yayılmış bulunması gösterilmektedir.( Engels, Agy, s: 30). İnsanlar ateşi ilk kez bu evrede keşfetmişler, ot kökleri ve av havanlarını pişirerek yemeyi öğrenmişlerdir. Topuz ve mızrak gibi avların öldürülmesinde kullanılan aletler de bu evrenin icatlarıdır. Ancak bu evrede avcılık yaygın değildir, av henüz rastlantıya kalmış bir ek besin kaynağıdır. Beslenme kaynaklarındaki sürekli darlık ve güvensizlik sonucu yamyamlık, bundan böyle uzun zaman sürmek üzere, bu aşamada ortaya çıkmış olsa gerektir. İ. S. 1800 ‘lü yılların sonunda bile,  bazı Avustralya yerlilerinin insanlığın bu aşamasında bulunduğu bildirilmiştir. (Engels, Agy,s: 31).

3. Yukarı yabanıllık aşaması: Ok ve yay üretilmesiyle bu dönme girilmiştir. Bu sayede av eti en çok kullanılan besin kaynağıdır. Av olağan uğraşı haline gelmiştir. Yay, kiriş ve okun bulunması, insanın zihin yeteneklerinin çok gelişme gösterdiğinin kanıtlarıdır. Ancak henüz çömlek yapacak düzeye gelememiştir. Zaten çömlek yapmaya başladığında “yabanıllık” bitecek, “barbarlık aşması”na geçmiş olacaktır.

Barbarlık Aşaması : Neolitik Devrim

Uygarlık yolundaki bu dönemeç Amerikalı sosyolog Levis Morgan tarafından ” barbarlık aşaması” olarak nitelemiştir; ona göre insanlık yabanıllıktan barbarlık aşamasına ulaşmıştır. Başka bir söylemle, Binlerce yıl sürecek bu evrede– doğa koşullarının belirleyiciliğinde- hem aynı topluluk içindeki insanlar arasında, hem de ayrı yerlerde yaşayan insan toplulukları arasında giderek farklılıklar ortaya çıkacaktır. Çünkü, bu aşamaya kadar tüm insanlar-ister doğu yarı kürede (Asya, Afrika, Avrupa), isterse batı yarı kürede (Amerika kıtası) olsunlar- aynı yaşamı yaşarlar. Ama barbarlık aşamasına geçince iki büyük kıtadaki insanların, her birinin üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, yaşadıkları süreç farklılaşamaya başlar. Doğu yarıkürede (Asya, Afrika, Avrupa) evcilleştirilmeye yatkın hemen bütün hayvanlar ve ekilebilir her türlü tahıl olmasın karşın, Batı kıtası, Amerika’da ise, evcilleştirilmeye yatkın memeli olarak (o da yalnız Güney Amerika’nın bir kısmında) yalnızca Lama ve ekilebilir tahıllardan da yalnızca biri, mısır vardı. Bu farklı doğa koşulları sonucu bundan böyle, her iki yarı küre halkları, kendilerine özgü bir gidiş izlemişler ve iki gidişten her birinin, özgül aşamaları içindeki belirtileri birbirinden ayrı olmuştur. Amerika kıtasındakiler, Avrupalıların onları ilk gördükleri 16. yüzyılın sonlarında bile eşitlikçi avcı-toplayıcı küçük topluluklar olarak kalırken, Doğu yarıküredekiler, orta barbarlık aşamasıyla birlikte özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla zengin-yoksul, efendi-köle toplumsal katmanlarına ayrılırlar. Bu da, o toplumları devlet örgütlenmesine götürür. ( Engels, Agy,)

  1. Aşağı Barbarlık Aşaması: Çömlekçiliğin ortaya çıkışıyla başlar. Böylece, insanlar yemeklerini pişirmek için çömlek yapmayı başarınca yabanıllık dönemi sona erer, barbarlık aşamasına geçilir. Bu süreçte insanlar –doğa koşullarının belirleyiciliğinde - et ve süt vermeye yatkın hayvanları evcileştirmeyi ve çoğaltmayı öğrenirler.
    Burada, hayvanların evcilleştirilmesi ve sürüler yetiştirilmesi, o zamana kadar görülmemiş bir zenginlik kaynağı geliştirmiş ve yepyeni toplumsal ilişkiler yaratmıştır. Barbarlığın aşağı aşamasına kadar, durağan servet hemen yalnızca ev, giysiler, kaba mücevherler ve sandal, silah, en ilkel ev avadanlıkları gibi yiyecek elde edilmesi ve hazırlanması için zorunlu aletlerden ibaretti. Yiyeceğe gelince, onun her gün yeniden kazanılması gerekiyordu. Bundan böyle, çoban halklar gelişiyorlardı: Aryenler, Pencap ve Ganj vadisinde ve Amuderya (Ceyhun/Oxus) ile Sirderya'nın ( Seyhun) daha da iyi suladığı bozkırlarda; Semitler, Dicle ve Fırat boylarında; at, deve, eşek, sığır, koyun, keçi ve domuz sürüleriyle, durmadan çoğalmak ve et ve süt gibi besinleri bol bol sağlamak için, yalnızca gözkulak olmak ve en kaba özeni göstermekten başka bir şey istemeyen bir zenginliğe sahiptiler. Daha önce yiyecek elde etmekte kullanılan bütün araçlar geri plana geçti; avcılık, bir zorunluluk olmaktan çıkarak bir lüks haline geldi. Bunu, bugünkü Doğu ve Batı toplumlarının ilk çekirdek oluşumları yada mayalanmaları olarak da okuyabiliriz.

Ticaretin ilkel şekli de bu aşamada görülür: Gereksinim fazlası olan et, süt, başka ürünlerle değiştirilir. Ancak, henüz tümü aşiret için yapılır. Sürü kişilerin, ya da ailenin değil aşiretin mülküdür. Yani, topluluk içinde herkesin her bakımından “eşit” olduğu bir dönemdir. Materyalist dünya görüşünün kuramcılarından Engels, Abraham’ı (Hz. İbrahim) daha farklı değerlendiriyor; onun sürü sahibi olduğunu, ancak bu sürünün İbrahim’in kişisel serveti olup olmadığını öngöremediğini, büyük bir olasılıkla İbrahim’in tüm aşiretine ait sürü olduğunu ileri sürmüştür. (Engels, Agy).

Buraya kadar gördüğümüz bütün aşamalarda insanlar kabileler, aşiretler halinde yaşadıklarından ve onları birarada üretim faaliyetlerine yönlendiren gücün kandaş bağlar olduğundan Materyalistler, orta barbarlık aşamasına kadar olan aşmaların tümünü “ilkel komünal dönem” olarak adlandırılmışlardır. Süreç içinde, önceleri sadece aşiretin gereksinimi kadar üretilen hayvan sürüleri ve onların ürünleri gereksinim duyulan daha çok üretilmeye ve sürüler de aşiretin mülkiyetinden aşiret başkanlarının mülkiyetine geçmeye başlar. Başka bir söylemle, “özel mülkiyet” ortaya çıkar, bu evre Morgan tarafından “barbarlığın orta aşaması” olarak nitelendirilmiştir. Yani, özel mülkiyet, uygarlık bakımından daha ileri bir aşamayı göstermektedir.

  1. Orta Barbarlık Aşaması: Doğu yarıküre (Asya, Afrika, Avrupa) ile Batı yarıküre‘de (Amerika) birbirinden çok farklı seyretmiştir. Temel belirleyici yaşanılan doğanın koşularıdır.( Doğa koşulları Türklerin uygarlık sürecinde geri kalışlarının da en temel belirleyicisidir, bunu başka bir yazıda ele almayı düşünüyorum) Doğuda barbarlığın orta aşamasının en belirgin karakteri süt ve et vermeye yatkın hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması. Bu dönemde, doğal koşulların çok uygun olması nedeniyle, Hindistan’da Aryenler, Dicle ve Fırat arasında ( Mezopotamya’da) ise, Semitler davar evcilleştirip çoğaltarak çok kalabalık sürüler oluşturdular. Bu durum, Aryenler’in ve Semitler’in, öbür barbarlar yığınından ayrılmasına, yani onlardan farklı bölgelere göçmelerine neden olmuştur. Bu sürüleri beslemek için Semitler, Dicle ve Fırat’ın daha geniş çayırlıklarına, Aryenler ise, Hindistan, Amuderya (Ceyhun veya Oxus), Sirideya (Seyhun veya Laxarte), Don ve Dinyeper’in çayırlık ovalarında çobanlık yaşamına başladılar.

Orta barbarlık aşamasında insan toplulukları basit bazı üretim teknikleri geliştirmeyi başararak doğaya olan bağımlıklarını kırmaya başlarlar. Bu aşamada insanın karakteri ve toplulukların (aşiretlerin, kabilelerin) yapısı önceki dönmelere göre çok değişir; kollektif mülkiyetten özel mülkiyete dönüşüm bu aşamada başlar. Orta barbarlık aşamasına kadar herkes, gereksimi kadar üretirken, bu evrede sürülerin çoğaldığı görülür. Materyalist görüşe göre, özel mülkiyet bu aşamada ortaya çıktı. Yani, sürüler aşiretin mülkiyetinden aşiret başkanlarının mülkiyetine geçmeye başladı:

“Sürüler, aşiret ya da gensin ortaklaşa mülkiyetinden, bireysel aile başkanlarının mülkiyetine ne zaman ve nasıl geçti? Şimdiye kadar bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz.. Ama, öz bakımından, bu işin bu aşamada olmuş olması gerekir.” ( Engels , Agy, s: 189).

Kölelik de, bu andan itibaren türetilmişti. Aşağı aşamada bulunan barbar için, kölenin bir değeri yoktu. Hayvan sürülerinin çoğaltılması daha fazla emek gerektirdiğinden, insanların bir kısmı diğerlerini savaşlar yoluyla köleleştirmeye başladılar. Yahudiliğin kutsal kitaplarında olan “Zebur” insanlar arasındaki çatışmaları, bunalımları anlatan destansı hikayelerle doludur. Örneğin,

“İnsanoğulları arasında eminler tükeniyor, herkes komşusuna yalan söylüyor…alçaklık adem oğulları arasında yükselince, kötüler her yanda dolaşır. Kavmimi ekmek yer gibi yiyorlar.. Biçare kendini sana teslim eder; öksüzün yardımcısı sensin, kötünün kolunu kır. Adımlarımızda şimdi bizi kuşatıyorlar; bizi yere vurmak için gözlerini dikiyorlar….Kavmin çekişmelerinden beni azat ettin, vb …. ( Zebur, Hz. Davud’un İlahileri. Kitabı Mukaddes Şirketi)

Bu yolla elde edilen köleler çok önemli üretim araçlarıydı. Bundan ötürü Amerikan yerlileri (Kızılderililer) ile Asya bozkırlarının göçebeleri –ki Türklerin ataları da bunların içindedir- yendikleri düşmanlarına karşı, yukarı bir aşamada bulunan barbarların yaptıklarından bambaşka bir biçimde davranıyorlardı. Erkekler ya öldürülüyor, ya da yenenlerin aşiretine kardeş olarak kabul ediliyorlardı; kadınlarla da, ya evleniliyor ya da onlar da, yaşayan çocuklarıyla birlikte, yenen aşirete kabul ediliyorlardı.

Marksist görüşe göre, Mülkiyet toplumsal olarak düzenlenmiş bir mal edinme biçimidir. Ve özel mülkiyetin en önemli özelliği insanların onu elde etmekle artık eskisi gibi ortak emeğin ürünlerine “ortaklaşa” sahip olmayıp, toplum içinde bazı kişilerin ya da grupların başka kişiler ya da gruplar tarafından üretilmiş üretim araçlarına ve kullanacakları ya da mübadele edecekleri mallara malik (sahip) olmalarıdır. Bu da bazı insanların başkalarının emeğinin ürünlerine sahip çıkmaları anlamına gelir. Bu oldu, yani insanın mal-mülk edinme davranışı, insan toplumunun evrim sürecinde geçmek zorunda olduğu bir yoldu.

Özel mülkiyet, insanlar öyle istedikleri için değil, zorunlu olduğu için, "insanların iradesinden bağımsız olarak", ihdas edilmiştir. Gerçi beşeri hayat tarzının insanların sürekli olarak mülkiyet ilişkileri biçiminde ifadesini bulan üretim ilişkilerine girmesini gerektirdiği doğrudur; ama insanlar doğal koşullara en yakın kaldıkları sürece, özel mülkiyeti ihdas etme fikri akıllarından bile geçmemiştir, Özel mülkiyet, yüksek tekniklerin gerektirdiği (son derece gayri tabii) iş bölümünden doğmuştur ve onu zorunlu kılan her şeyden önce teknik ilerleme olmuştur.” (Komünizm ve İnsani Değerler, s: 18)

Ve bu aşamayla birlikte insan ilişkileri farklı bir öze kavuşarak günümüze kadar gelmiştir
. İnsanlar arasında cinsiyet, yaş, yetenek, karakter vb bakımdan doğuştan ya da sonradan kazanılan farklılıklar vardır ve bunlar insanlarda bir sorun oluşturmaz. Oysa, bu farklılıklardan farklı olan “eşitsizlik” insan ilişkilerine girerek bu doğal farklıkları kişisel olmaktan çıkarır; insanlar arsında mülkiyet hakkına sahip olma ya da olmama şeklinde kurulan ilişkilere dönüşür. Bunu şu şekilde açabiliriz; üretim ilişkilerinin hukuki ifadesi olan “bu şeyler bizimdir” ya da “benimdir”, “ bu senindir” sözcükleri sadece insanların belirli ilişkiler içinde bulunduklarını bildirmekle kalmaz, ayrıca bu ilişkileri kurmanın zorunlu koşuludur.

Toplumsal üretim insanın ayırıcı faaliyetidir. Bunu gibi üretim ilişkileri ya da mülkiyet ilişkileri de temel beşeri (insani) ilişkilerdir. İnsanların birbirleriyle girdiği bütün ilişkiler –birbirlerine karşı nasıl davrandıkları, nasıl işbirliği yaptıkları ve nasıl kavga ettikleri- hep buna göre koşullandırılmıştır. Görülüyor ki, üretim araçlarına olsun tüketim mallarına olsun özel mülkiyet biçiminde sahip olmak sadece insanlarla eşyalar arasında bir ilişki değil, aynı zamanda insanlarla insanlar arasında bir ilişki, bir toplumsal üretim ilişkisidir. (Komünizm ve İnsani Değerler, s: 13-21).

Eğer Marksist düşünceye göre yaşamı değerlendirirsek, bugünkü davranışlarımızın ve birbirimizle olan çeşitli ilişkilerimizin temelleri bundan yaklaşık 5000-7000 yıl önceki “orta barbarlık evresi”nde atılmıştır, ancak asıl gelişmesi “barbarlığın yukarı aşaması”yla birlikte, yani “tarım devrimi”yle birlikte olmuştur.

Son yıllarda Marksist görüşe alternatif görüşler ileri sürülmüştür. Örneğin, insanların mal edinme tutkusunun günümüzden 5000 yıl önce değil, en az 40 000 yıl önce yani eski taş çağından da öncelerinde başladığı öngörülüyor.

Mal sahibi olma tutkusunun çok eskilere dayandığı görülüyor. Kitlesel tüketim 20. yüzyılın buluşu olabilir, ancak köklerinin insanlığın başlangıcına kadar uzandığı açıkça görülür. Bu tutku tartışmasız uygarlığın teme taşlarından biri. Atalarımız yazıyı icat etmeden önce yasaları ve kentler vardı. Hatta alet yapımı için maden işleme ve çiftçilikten önce ticaret vardı. Afrika’da son yıllarda gün ışığına çıkartılan dekoratif eşyaların 100 000 yıl önce üretildiği ve ticaretinin yapıldığı görülüyor... Son günlere kadar , tüketici kültürünün kökenlerine ilişkin arkeolojik kanıtlar 40 000 yıl öncesini gösteriyordu. Bu dönemde erken modern insan, ince oymalı kemik ve taş takılar üretmeye, kayalara temsili şekiller çizmeye, çeşitli taşardan mücevherat ve küçük heykelcikleler yapmaya başlamıştı. Afrika’daki keşifler tüketim merakının çok daha gerilere, tarih öncesi dönemlere uzandığını gösteriyor.(New Scientific, 18 eylül, 2004: Çev: Reyhan Oskay, Cumhuriyet Bilim Teknik , 918/17-23 ekim 2004.)

Yukarıda “orta barbarlık evresi”nin Doğu yarıküre (Asya, Afrika, Avrupa) ile Batı yarıküre‘de (Amerika) birbirinden çok farklı süreçler izlediği söylendi. Doğu yarıkürede bu gelişmeler olurken, Amerika kıtasında yaşayan insan toplulukları 16. yüzyılda bile, “eski taş çağı”nda yaşamaktaydılar.

“Kuzeybatıdaki ve özellikle Kolombiya vadisindeki aşiretler, henüz yabanıl dönemin yukarı aşamamsında ( taş çağı) bulunuyorlar ve ne çömlekçiliği, ne de herhangi bir bitki ekimi biliyorlardı. Buna karşılık, Yeni Meksika’nın Pueblos denilen yerlileri, Meksikalılar, Orta Amerika halkları ve Perulular, Amerika'nın fethi çağında barbarlığın orta aşamasında ( tunç çağı) bulunuyorlardı.”( Engels, Agy, s: 32-33).

Bunlar, kerpiç ya da taştan yapılma kale gibi yerlerde barınıyor, kanallarla sulanan bahçelerde, durum ve iklime göre değişen ve başlıca beslenme kaynağını sağlayan mısır ve başka besin bitkileri ekiyorlar; hatta bazı hayvanları da evcilleştirmiş bulunuyorlardı; örneğin, Meksikalılar, hindi ve öbür kümes hayvanlarını; Perulular, lamayı evcilleştirmişlerdi. Üstelik, madenleri kullanmayı da öğrenmişlerdi; ama demir işlemesini bilmiyorlar ve bu yüzden, taştan yapılmış silah ve aletlerden hiçbir zaman vazgeçemiyorlardı.

3. Yukarı Barbarlık Aşaması: Binlerce yıl süren orta barbarlık aşamasının sonlarına doğru Doğu yarıkürede tahıl ekimi, gerçekleşir; bu yeni süreç Morgan tarafından barbarlığın yukarı aşaması olarak adlandırılmıştır. Orta barbarlık aşamasında mülkiyet –mal edinme- kollektif ya da kişisel ortaya çıkmakla birlikte, bu aşamada insan emek-gücü, henüz kendi bakım masraflarını kayda değer bir şekilde aşan bir artı (fazla) sağlamaz. Ama giderek hayvan sürülerinin çok kolay bir şekilde çoğaltılması, madenlerin işlenmesi, dokumacılığın öğrenilmesi ve sonunda tarımın başlamasıyla durum önceki döneme göre tamamen değişti.
Özellikle sürüler kesinlikle aile mülkiyeti haline geldiği andan itibaren, kölelik olgusu ortaya çıktı. Çünkü aile, hayvan sürüsü kadar hızla çoğalmıyordu. Sürülere gözkulak olmak için daha çok insana gereksinme vardı; bu iş için, üstelik tıpkı hayvan sürüsü gibi çoğaltılabilen, düşman savaş tutsakları kullanılabilirdi. Günümüzdeki kadının ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmesinin temeli de bu aşamada atılmıştır:

Eskiden elde edilmeleri o kadar kolay olan kadınlar, bir değişim-değeri kazanmışlar ve satın alınır olmuşlardı.” (Komünist Ahlak, internet)

Toplumsal yapı yukarı barbarlık aşamasından itibaren bu yeni üretim ilişkilerine göre biçimlenmeye başladı. Çünkü,
özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla toplumda kan bağına dayalı örgütlenme çözülmeye başladı; kişilerin / aile reisleri, ya da aşiret başkanları) daha önceden tüm aşirete ait olan toprakları ve sürüleri kendi mülkiyetlerine geçirmesi ve köleliğin sürekli hale getirilmesiyle insanlar arasında varlık ve güç farkları oluşmaya başladı.

“...kan bağına dayanan bu toplumsal yapı çerçevesinde, emek üretkenliği gitgide artar; ve onunla birlikte, özel mülkiyet ve değişim, servetler arasında eşitsizlik, başkasının emek-gücünden yararlanabilme olanağı, sonuç olarak, sınıflar arasındaki karşıtlıkların temeli de gelişir”.

 Barbarlık aşamasının sonlarında “saban” icat edilir ve böylece Tarımsal üretim başlar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner148

banner147