banner124

Bu haber kez okundu.

Dr. Sadık Top’un Kaleminden Uygarlık Sürecinde “At” ve “Öküz”Ün Konumları (Rolleri)
banner146

 Birbirinden çok farklı yaşam biçimleri olan “göçebe toplum” ile yerleşik“tarım toplumu”nun belli bir tarihsel  süreçte en önemli üretim araçları olan  “at” ve “öküz”ün konumunu irdelemeye çalışacağım. Bunun için, Antik Çağ’ın yerleşik toplumlarından olan,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Ulusu’na ulaşılacak hedef olarak gösterilen Muassır Medeniyet(Çağdaş Batı Uygarlığı)’in temelini kuran Eski Yunan(Grek) ve Romalılar  ile, uygar toplumlara göre 2000 (iki bin) yıldan daha fazla göçebe yaşam sürdüren Türk-Moğol toplumlarında/topluluklarında at ile öküzün hangi amaçlar için kullanıldığını özetlemeye çalışacağım.

  “Düşüncelerimizin önemli bir yönü, Marx ve Engels’in belirtmiş olduğu gibi, toplumun materyalist bir tabakalandırılışına(sınıflara ayrılışına) dayanmaktadır. Bu yazarların öğretilerine göre, ekonomik temel, bir milletin içerisinde yaşadığı teknik kalıplar, “ideal, mantıksal üst-yapı”, bireylerin düşüncelerini ve davranışlarını belirlemektedir.“ (Alfred Adler , İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası yayınları, s: 128)

    Belli bir tarihsel oluşum içindeki toplumsal üretim ilişkileri yaşanılan coğrafyaya göre biçimlenmiştir. Bu durum, uygarlık sürecinde belirleyici olmuştur. Uygarlık sürecinde, yerleşik (uygar) toplumlar ile göçebe (barbar) toplumlarda (Barbar: Grekler, İon  dili konuşmayan toplumlara- ne dediği anlaşılmayan anlamında- “barbar” demişlerdir.) üretim araçları bakımından çok büyük farklılıklar vardır. Örneğin, göçebe toplumlarda toprak mülkiyeti yoktur, özel mülkiyet hayvan sürüsü bakımından vardır. Buna karşılık, yerleşik toplumun ekonomisinin temel belirleyicisi toprak mülkiyetidir. Belirli bir tarihsel dönemde topraktan başka bir şey olmayan arazi parçaları, belli sayıda toprak sahiplerince tekel altına alınmıştır. Sermaye, toprak, emek; bunların her birinde toplumsal ilişkinin bir yüzü temsil edilmektedir. Bu tarihsel süreç üretilen üretim araçlarının ve genellikle üretim sürecindeki toprağın varlığı ve işlevi ile özdeşleşmiştir. Özel mülkiyete geçen toprak sermayeye dönüştürülür. Sonuçta toprak sahibi aynı zamanda sermayedar , toprak çalışan köle ise efendisine tabi, alınıp satılabilen bir mal olur.  (Pierre-Joseph Proudhon: Mülkiyet Nedir. Türkçesi: Devrim Çetinkasap. İş Bankası Kültür Yayınları) 

 Kölelik göçebe toplumda da vardır, ancak yerleşik tarım toplumundaki gibi mülk sahiplerinden keskin sınırlarla ayılmamıştır. Ekonomilerinin temelini hayvan sürüleri oluşturan göçebe toplumlarda ayırıcı kültür özelliklerinin yokluğu da herkesin eşit statüde olmasına katkı yapıyordu.  Moğol göçebe kabileleri hakkında bir Ermeni yazar şaşkınlıkla “ efendilerle uşaklar aynı yemeği yiyor “ dereken gerçekte efendi ve kölenin olduğunu, ancak bozkır yaşamının her ikisine de aynı koşulları dayattığını belirtmiş olur. Buna karşın, tarım toplumunda “efendi” ile “ köle”nin durumu çok farklıdır; toprak çalışan köle  efendisine tabi, alınıp satılabilen bir metadır.  Özgür insanlarla köleler arasındaki ayrımın yanı sıra, zenginlerle yoksullar arasındaki ayrım da çok belirgindir. Örneğin, MÖ 430’da yaklaşık 250 000 nüfus içinde Atina yurttaşı 45 000, köle 125 000 idi. (Colatte Estin, Helene Laporte: Yunan ve Roma Mitolojisi, s:39-46. Türk: Musa Eran. TÜBİTAK).

 Bugünkü modern bilimin temellerini oluşturan Grek biliminin doğmasında ileri sürülen teorilerden biri de İon Kent Devletleri’indeki efendi ile kölenin konumlarıdır. Bu iddiaya göre, köleler tarlalarda, işletmelerde, atölyelerde  çalışırken o mülklerin sahiplerinin boş zamanları çoktu. Bunların içinden üstün yetenekli seçkinlerin öğrenme ve arayış tutkusunun ürünü olarak felsefe, felsefeden de doğa bilimleri, matematik, geometri, vb bilim dalları doğmuştur.

   Genel olarak, göçbe yaşam sürüdüren topluluklarda kölenin değeri tarım toplumundaki kölenin öneminden daha azdır.  16. Yüzyılda Avrupalı sosoyologlar, antroğologlar tarafından incelenen Güney Amerika Kızılderili kabileleri talan için savaşıp yendikleri kabilelerdeki erkekler ya öldürülüyor, ya da yenenlerin aşiretine kardeş olarak kabul ediliyorlardı; kadınlarla da, ya evleniliyor ya da onlar da, yaşayan çocuklarıyla birlikte, yenen aşirete kabul ediliyorlardı. (Pier Claster: Devlete Karşı Toplum. Türkçesi: Nedim Demirtaş. Ayrıntı Yayınları)

Aynı durumu Asya bozkırlarında göçbe yaşam sürüdüren Türk-Moğol boylarında olduğunu kendi orijinal eserlerinden anlıyoruz:

“Onyedi yaşımda Tanguta doğru ordu sevk ettim. Tangut milletini bozdum. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini orda aldım. /…/ Yirmi iki yaşımda Çin’e doğru ordu sevk ettim. Çaça general, seksen bin asker ile savaştım. Askerini orda öldürdüm. Yirmi altı yaşımda Çik kavmi Kırgız ile beraber düşman oldu. Kemi geçerek Çike doğru ordu sevk ettim. Örpende savaştım. Askerini mızrakladım. Az milletini aldımtâbi kıldım.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri. Boğaziçi Yayınları)

    Eski yunan ve Roma toplumlarının yaşadıkları coğrafya bugünkü Ege ve Akdeniz bölgeleri başta olmak üzere Anadolu, İtalya, Balkan yarımadasıdır. Bu bölgelerde bugün de tarımsal üretim yapılan verimi yüksek ovalar vardır. Örneğin, Türkiye’de Ege bölgesindeki Söke ovası, Menderes Ovası; Akdeniz’deki Çukurova, Amik ovası; Marmara bölgesindeki Ergene ve Karacabey ovaları ile Karadeniz bölgesindeki Bafra ovası; Yunanistan’daki Vardar ovası ve İtalya’daki Po ovası ilk akla gelenlerdir.

    Tarihsel süreçte, hem yerleşik tarım-ticaret toplumları, hem de göçebe toplumlar besin ve güç(enerji) kaynağı olarak hayvanlardan yararlanırken amaçlarına en uygun ve en yararlı olan hayvanları beslediler. Örneğin, Eski Yunan ve Romalılar yarattıkları uygarlıklarının başlangıcından buyana, Akdeniz bölgesinde kullanılan iş hayvanları ile Kuzey Avrupa'da ve Asya bozkırlarında kullanılanlar arasında bir fark vardır. Kuzey Avrupa'nın ve Asya steplerinin iklim ve çevre koşulları gereği, yaygın biçimde kullanılan at, Eski Yunan'da hiçbir zaman yaygın olarak kullanılmamıştır. Roma orduları Fransa, Almanya ve Orta Avrupa halklarıyla temas kurana dek at, Roma uygarlığını geniş ölçüde etkilememiştir. Eski Yunan'da öküzlerin çift sürmede kullanıldığını ozan Aiskhylos Zincire Vurulmuş Prometheus adlı yapıtının bir bölümünde, hem şiirsel hem de gerçekçi bir biçimde  açıklamıştır.  Yapıtın kahramanı insanlığa yaptığı hizmetleri anlatırken şunları söyler: 

            “Ve ilk ben koştum öküzleri boyunduruğa
 Kayışlarla bağladım insanın kölesi olsunlar diye,

            Ve bedenlerinin güçleriyle,

             İnsana en zor işlerinde rahatlık versinler diye;

            Ve dizginleri seven atları arabaya koştum,

            Muazzam zenginliğin ve rahatlığın sevincini, kıvancını getirdim.” (J.G Landels: Eski Yunan ve Roma’da Mühendislik, s:6. Türkçesi: Barış Bıçakçı. TÜBİTAK.)

Yunanlılar ve Romalılar gibi yerleşik bir tarım toplumu olan Hindistan’da –bugün bile- öküzü doğuran inek kutsaldır. Çünkü, Hindistan'da tarlaları sürmekte kullanılan çekim hayvanlarının başlıca kaynağı öküzler ve erkek mandalardır. Öküzü doğuran inek bu nedenle toplum tarafından kutsanmıştır.(Bkz:
(http://www.medyasiirt.com/saglik/dr-sadik-topun-kaleminden-inancin-maddi-temelleri-1-h11970.html)

   Eskiçağ tarım toplumlarında yük taşımacılığında da öküzler kullanılıyordu, bu nedenle öküzler “eskiçağın ağır yük taşıyan kamyonları” olarak değerlendirilmiştir.( J.G Landels: Agy, s: 8. ). Öküz, Yunanistan ve İtalya'da bulunan çayırlardaki otlarla ata, eşeğe ve katıra göre çok daha ucuza beslenebiliyordu. Oysa bu çayırlar atları beslemek için yetersizdi. Öküzler toprağı sürmede kullanıldıkları gibi, yük taşımak amacıyla da kullanılıyorlardı; normal büyüklükteki iki attan daha ağır yükleri çekebiliyorlardı. Öküzlerin hareketi ata göre yavaştı, yaşanılan çağda ( Eskiçağ) tarım ve taşımacılık işlerinde hız çok da önemli değildi. İşini olabildiğince çabuk bitirmek isteyecek çiftçiler at beslemesi gerekecekti, ancak bu ekonomik olarak elverişli olmayacaktı.  Atın öküze göre bir üstünlüğü hızdı ve yalnızca hızın her şeyden daha önemli olduğu durumlarda (savaşta ve araba yarışlarında) at kullanıyordu. Süvari sınıfının hareket yeteneğinin yüksekliği, savaşlarda önemli rol oynamasına neden oluyordu. Olabildiğince hafif yapılmış ve iki ya da dört at tarafından çekilen bir araba, yarış pistinde MÖ 8. yüzyıldan itibaren önce Yunanlılara sonra da Romalılara hızın en üst sınırını gösterdi. Bununla birlikte, “öküzle çekilen arabalar atla çekilen arabalardan çok daha önce ortaya çıkmış gibi görünmektedir” (J.G Landels: Agy, s: 189.)  Buna göre,  öküzleri eski çağın kamyonu, traktörü; atları da günümüzün savaş tanklarına benzetebiliriz.

Atlı Kültür

    Türklerin kendileri hakkında yazdıkları ilk belgeler kabul edilen “Orhun Yazıtları” İ.S. 730’larda yazıldı. Türklerin ve Moğolların bu tarihten önceki yaşamları hakkındaki bilgiler Çin kaynaklarından elde edilmekle birlikte, “Türk” adı ilk kez Orhun Yazıtları’nda “Türk Budun” olarak geçmiştir. Çin kaynaklarında M.Ö 3.yüzyıldan itibaren verilen bilgilere dayanarak göçebe oldukları ve hayvan –özellikle at - sürüleri besledikleri öngörülmektedir.

 “Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir. Sığır ve koyun da beslenir.(Eberhard’dan aktaran Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, I Kitap, s:457. Tekin Yayınevi)

Buradan, sığır ve koyunun, ata göre, daha önemsiz bir uğraş olduğunu anlıyoruz. Kendi orijinal eserlerinde de durum çok açık olarak görülür. Örneğin, Orhun yazıtlarında bir besin kaynağı olarak at sürülerinden sıkça söz edilir. 

  “..Türk budun aç idi, o at sürüsünü alıp besledim...” (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s: 51). . “On yedi yaşımda Tanguta doğru ordu sevk ettim. Tangut budunu bozdum. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini orda aldım.. (Prof. M. Ergin: Agy, s: 43). Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini ... budununu .. karısını yok kıldım”, (Agy, s: 53)  

Buna karşın Yunanlılar, dini inançlarının gereği at eti yemiyorlardı. Yaşlanan, çalışamaz duruma gelen öküzlerin etlerini yiyorlardı. 

     “Yunanlılar ve Romalılar açıkça belirtilmeyen ancak dinsel olduğu sanılan nedenlerle, bir kural olarak at eti yemiyorlardı”. 

   Oysa, Türkler aynı çağda at sürüleri besliyorlar, etini ve sütünü yiyorlardı. İslam olduktan sonra bile, çünkü İslam at etini haram etmiştir, at eti yemeye devam etmişlerdir. Örneğin, Dede Korkut destanında, “ Hey Dirse Han.. yerinden kalk, alaca çadırını yer yüzüne diktir, attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kes...aç görsen doyur.“ (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı,s:11. MEB yayınları. 1000 Temel Eser). Dede Korkut’taki her hikayenin sonunda şölen verilir, şölende “ attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kesildi” ifadesi yer alır. “Kımız” dedikleri alkollü içkilerini at sütünden yaparlar. Anadolu’daki Türkler at eti yemezken, günümüzün Yunanlıları ve Romalıları (İtalyanlar) at ve eşek eti yemektedirler. Türkiye’den İtalya’ya eşek ihracatı yapılmaktadır. Tarihteki ilginç toplumsal değişimler bunlar. 

  Asya bozkırlarında göçebe yaşam sürdüren toplulukların yaşadıkları coğrafyayı kaba hatlarıyla tanımaya çalışalım. Türkler, M.S. 8. yüzyıla kadar Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında çok uzun süreden beri (2000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Söz konusu coğrafyada Türk’lerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrili bozkırda, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere -17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür. Çinli Taoist Rahip Çang Çun, Gobi çölü ve civarını şöyle betimlemiştir:

“...yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez./.../ Yaratan (Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?” (Boris Yakovleviç Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 60. Türk Tarh Kurumu Yayınları)

Orta Asya’nın iklim koşullarını, Prof. Yalçın Küçük tarafından Siyonist Yahudi olarak tanımlanan David Léon Cahun (1841-1900) da, Türkçülüğün ilk kitaplarından kabul edilen “Asya Tarihine Giriş” adlı eserinde şöyle betimlemiştir:

"Yer takır, asman ırak, toprak sert, gök uzak" der Türkler / …/ Yer yer killi bozkır; takır kelimesinin anlamını yansıtırcasına açık tepelerle ya da bataklık çukurlarla kaplıdır. Balçık kelimesi ki çamur anlamına gelir, buna Asya kıtasını konu alan topografya haritaları üzerinde sıkça rastlanır. (kamış, batak ve kum kelimeleriyle birlikte) Takır olarak adlandırılan topraklar mutlaka ve her zaman çıplaktır “/…/ “Takır topraklar her türlü tarıma elverişsizdir; çünkü bu toprak sadece kilden oluşmakta, bir tuz rezervi içermemekte, suyun bir bitkinin yasamasına olanak tanıyacak kadar yer altına inmeden buharlaşmasına sebep olmaktadır. Kış mevsiminde ve ilkbaharda oluşan su birikintilerinin buharlaşması sonucu kaygan bir yüzey oluşur ki bu develerin ayaklarının rahatlıkla kaydığı, güneşin killi toprağı ateşteki bir çömlek gibi çatlattığı, toprağa tesadüfen düşmüş tohumların köklerini pişmiş toprağa uzatacak ne zamanı ne de gücü bulabildiği ilkbaharın tutuşturucu ilk güneşlerince oluşturulmuş bir yüzeydir."( Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş,s:17. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayınları.)

  Böyle doğa koşullarında ancak göçebelik yapılabilirdi. Göçebelik ekonomik bir zorunluluktu ve böyle bir zorunluluk her yere oranla Doğu Türkistan'da fazlaca görülmüştür. Burada hayvanları beslemek ve yetiştirmek için otlak bile hemen hemen hiç yoktu. Arazi su arkları vasıtasıyla sulanmadığı takdirde ne hayvancılığa ve ne de ziraata elverişli olmayan bir çöl halinde kalıyordu. Türkler, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı.

 Göçebe yaşamın ekonomisinin birincil kaynağı hayvan besiciliği, -en az besicilik kadar önemli olan- öbür kaynağı da savaş (talan) idi. Bu nedenle de at vazgeçilmez bir ekonomik dayanaktır. Bunun böyle olduğunu yine Orhun yazıtlarından ( Yunanlılardan yaklaşık 1000 yıl sonra yazıldılar ) anlayabiliyoruz:

    “On altı yaşımda, amcam kağanın ilini, töresini şöyle kazandı: Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettik, bozduk. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi, savaştık. Kül Tigin yaya olarak atılıp hücüm etti. Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kagana takdim etti. O orduyu orda yok ettik Yirmi bir yaşımda iken, Çaça generale karşı savaştık. En önce Tadıgın, Çorun boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. İkinci olarak İşbara Yamtarın boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig beyin giyimli doru atına binip hücum etti. O at orda öldü. Zırhından kaftanından yüzden fazla ok ile vurdular, yüzüne başına bir tane değdirmedi. Hücum ettiğini, Türk beyleri, hep bilirsiniz. O orduyu orda yok ettik. Ondan sonra Yir Bayirkunun Ulug İrkini düşman oldu. Onu dağıtıp Türgi Yargun Gölünde bozduk. Ulug İrkin azıcık erle kaçıp gitti. Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı karı söküp, Kogmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kaganı ile Songa ormanında savaştık. Kül Tigin, Bayırkunun ak aygırına binip atılarak hücum etti…”(Prof. M. Ergin: Orhun Abideleri, s:21. Boğaziçi Yayınları) .

Ayrıca,  Türk ve Moğol göçebeler göç ederken yüklerini (çadır, kap-kacak, çocuk, ihtiyarlar, hastalar, vb) atların çektiği arabalar ile taşıyorlardı.

 “...otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe  yaşayan  kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekler en önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı.”  (Wess Roberts. Hun İmparatorluğu. Atilla’nın Liderlik Sırları, s: 79- 94. )

 Türk göçebelerin arabalarını kendilerinin mi yaptıkları, yoksa uygar bir ülkeden mi aldıkları konusunda herhangi bir kaynağa rastlamadım. Arabalarının çadır şeklinde olduğu, daha doğrusu -bir baskın anında hemen kaçabilmek için – çadırlarının tekerlekli olduğu da kaydedilmiştir. Örneğin Bizans elçisine göre böyle bir araba altından yapılmıştır “Bizans Elçisi Kilikya’lı Zamarkos, Ağustos 568’de Tanrı Dağları üzerinde Akdağ’da ( altın dağ) bulunan İstemi’nin kararğahına gelir. İstemi çadırında , gerektiğinde atla çekilebilen iki tekerlekli  altın bir tahtta oturur.

    Çinliler’in Kao-Kü (yüksek tekerlekli arabaları olan barbarlar) olarak adlandırdıkları göçebe kavimlerin Hunların ataları olabileceği  tahmin edilmektedir( Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1.Kitap, sayfa : ? . Tekin Yayınevi). 

   Özetle, öküz tarım toplumu için ne ise, at da göçebe bozkır toplumu için odur, hatta ondan da öte bir şey, yaşamın “olmazsa olmaz”ı dır. Doğan Avcıoğlu, bozkırda atın konumunu şöyle betimlemiştir:

    “Bozkırdaki boylar için ilkin bir av hayvanı, daha sonra etinden, sütünden yararlanılan kasaplık hayvan olan at, giderek ulaşım aracı, savaş arkadaşı ve her şey olur. Ata ‘tarih yapan hayvan ‘ denilir, bozkır kültürüne “ atlı kültür” ya da “atlı göçebe kültürü” adları verilir.”  (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1.Kitap, sayfa : 333. Tekin Yayınevi).

     At besleyiciliği, Asya bozkırlarında göçebe yaşam sürdüren Hun, Göktürk , Tunguz, Sarmat, vb  diğer göçebe toplulukların sosyolojik analizinde model kabul edilen Moğollar da görülür. Moğolistan’dan çıkıp Batı’ya ve Rus steplerine doğru hareket eden Moğol ordularının bazılarında 200 000(ikiyüz bin) at olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca, Çin’de 30 000(otuz bin) atlı asker bırakıldığı kaydedilmiştir. Bu kadar büyük sayıdaki atlı askerler (süvari birlikleri) üç ay içinde Moğollar Orta Avrupa’yı Vistül’den, Elbe’ye, Tuna’dan ve Bohemya Dağlarına, Adiratik’e kadar fethetmişlerdi.

  “ Moğol ordusunun ana kolu 1219’un sonlarına doğru İrtiş’de toplanmasını tamamlıyordu. Uygun mevsim olarak kışı seçmişlerdi, yemler hazır atlar sonbaharda semize çekilmiş ve alıştırılmıştı ve donan nehirler birliklerin hareketini kolaylaştırıyordu. Ordu binerlik birimlerden yani askerlerin kökenine bakılmak­sızın oluşturulan düzenli Moğol birliklerinden oluşuyordu. Tümenler bir araya getirildiğinde en yaşlı ordu komutanı ya kral soyundan gelen bir prensin manevi otoritesi altında bütünün komutasını alıyor yada bu ana özel bir görev olarak veriliyordu. 1219’daki büyük ordu üç koldan oluşu­yordu, birisi doğrudan Cengiz Han ve küçük oğlu Tuluy, diğeri ortanca oğulları Jgoday ve Çağatay, üçüncüsü de büyük oğlu Cuci’nin komutasmdaydı. Her bir parçaya öncelikle normal sayı olan 30 bin adam ve Cengiz Han’ ın imparatorluk birliklerine özel koruması için on bin adam eklendiğinde büyük bir miktar olan 150 bin kişi elde ediliyor. Bu Kızıl Kum ve Ak Kum çölleri tarafından kuşatıl­mış ve Otrar’ın kuzeyinde Cuci tarafından planlı bir şekilde yakıp yıkılmış Orta ve Aşağı Siri Derya vadisinde kullandıkları ve yedekte tuttukları atlarla birlikte yük ve kesim için getirilen hayvanlar sayılmaksızın doyurulması gereken 200 binden fazla binek hayvanı eder. Haklı olarak Müslüman tarihçiler bu ordunun  en nihayet (sayısız, sonsuz) olduğunu söylerler; zira 1219’da Rusların bugün bütün modem kaynaklara rağmen bu rakamın kesinlikle; yarısını dahi getireme­yecekleri bir yere böyle büyük bir askeri gücü getirmek gerçek bir güç gösterisidir.(Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş, s: 181. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayınları

   “Yenilen tarafın abartmasının kaçınılmaz olduğunu da kabul ederek Moğolların 90 ya da 100 bin arası askerinin Polonya’da, 180 ile 200 bin arasında-askerinin de Macaristan’da bulunduğunu düşünebiliriz.

Müslüman, Türk ve Çinli tarihçi­lerinin şeflerin sayısına dayanarak verdikleri rakamlara göre başta beş ordu yola çıkmıştı. Her ordu kağıt üzerinde 10 binerlik (Tuman) üç kol oluşturuyordu. 3 tümenden oluşan 5 ordu toplamda 150 bin kişi. Tabi burada üç savaş sonunda verilen kayıplarla İtalya’da 30 ya da 40 bin adamın, Macaristan’da 60 ya da 80 bin adamın ordudan ayrıldığı da dikkate alınmalıdır. Sayı atlar, yolların durumu ve geçilen ülkelerin yoksulluğu da dikkate alınırsa yeterince büyüktür. Mucize Subutay’ın Macarları ve Almanları yenmesi değil, yüz ya da yüz yirmi bin askerden oluşan düzenli ordu birliklerini Rusya’dan, Polonya’dan. Karpatlar’dan Tuna’ya, oradan da Adriyatik’e kadar götürüp kararlaştırılan gün ve yerde buluşturmasıdır/…/ 

  Bu tarihsel kayıtlara göre, Moğol ordularının tümü atlı askerlerden (süvari birlikleri) oluşmakta ve Moğol süvari birliklerinin toplamı 250-300 bin arasında askerden oluşmaktaydı ve dolayısıyla, ordudaki at sayısı da –yedek atlarla birlikte- 300 bin civarındaydı.

 Aslında, Asya bozkırlarında yaşayan göçebe toplulukların yapısının anlaşılmasında –çözümlenmesinde Moğol göçebe yaşamı bir model oluşturmaktadır. Çünkü Moğol göçebe yaşamı yakın zamana kadar sürmüş uygarlık sürecinde anormal bir durumdur.  Moğol Göçebe İmparatorluğu MS 1206 yılında kuruldu, yani Avrupa’da “Rönesans” ışıklarının görüldüğü yıllarda Moğol kabileleri Asya’nın en doğusundan Tuna Nehri’ne kadar olan Asya ve Avrupa’nın tüm kısımlarını istila ederek büyük bir Göçebe İmparatorluğu kurdular.

Moğolların göçebe yaşamları Moğollar tarafından değil, istila ettikleri ülkelerin tarihçileri, sosyologları, antropologları, gezginleri tarafından çok ayrıntılı olarak incelenmiştir. Ancak, incelenen yaşam biçimi özelde Moğolların, genelde ise o coğrafyada, o tarihsel süreçten geçmiş olan tüm göçebe halkların yaşamıdır. Başka bir söylemle, Moğol kabile yaşamında izlenen bütün sosyolojik özellikler, aslında Moğolların ayırt edici-kendine özgü- orijinal özellikleri değildir; Özdeş olgular, sosyal bakımdan özdeş koşullar içinde ortaya çıkarlar.

 ” Moğol kabile hayatında gözlemlediğimiz bütün bu özellikler, kabile örgütlülüğü ile yaşayan  veya yaşamış olan diğer kavimlerden Moğolları ayırt edecek özellik ve orijinallik yoktur”( Vasili Vlidamir Barthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:56 Türkçesi: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları)

Sonuç olarak, eski çağlarda yaşanılan coğrafya ekonomiyi, ekonomi insanın/toplumun yaşam biçimini belirlemiştir. Ekilebilir topraklarda yaşayanlar için “öküz”, tarıma elverişli olmayan topraklarda yaşayanlarda “at” ekonominin temel belirleyici araçları olmuşlardır. Bu aynı zamanda uygarlık bakımından ilerlemenin de bir belirtecidir, kanımca.

Bu derlemenin yorumu:

  1. Dünyanın öküzün boynuzlarının üstünde durup durmadığını bilmiyorum, bunu müneccimlere, muskacılara, üfürükçülere sormak gerekir. Ama, modern bilimin köklerinin eski çağlarda öküzlerin sürdükleri tarlalarda olduğu kanısındayım.

  2. Çok uzun yıllar, belki bin yıllar, “atlı kültürün” egemenliğindeki Orta Asya’nın uygarlığa pozitif yönde hiçbir katkısının olmadığı, daha çok barbarlık, yani uygarlık düşmanlığı üreten bir kaynak olduğu, bunun başlıca nedeninin de coğrafi özelliklerinden kaynaklandığı çeşitli kaynaklarda ileri sürülmüştür.

Kaynaklar

  1. Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri. Boğaziçi Yayınları

  2.  Prof. Dr. Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı. MEB yayınları. 1000 Temel Eser.

  3. J.G Landels: Eski Yunan ve Roma’da Mühendislik. Tükçesi: Barış Bıçakçı. TÜBİTAK

  4. Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayınları

  5. Vasili Vlidamir Barthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan. Türkçesi: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları

  6. Vasili Vladimir Barthold: Orta Asya Türk Tarihi Dersleri. Türkçesi: Hüseyin Dağ. Çağlar Yayınevi

  7. Jean-Paul Rox: Moğol İmparatorluğu Tarihi. Türkçesi: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, Ayşe Bereket. Kabalcı Yayınları.

  8. Alfred Adler: İnsan Tabiatını Tanıma, s: 129. Türkçesi: Dr. Ayda Yörükan

  9. Friedrich Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Çev: Kenan Somer

  10. Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1.-5..Kitap. Tekin Yayınevi

  11. Pier Claster: Devlete Karşı Toplum. Türkçesi: Nedim Demirtaş. Ayrıntı Yayınları

Alfred Adler , İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası yayınları, s: 128



 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner148

banner147